Yahudilere karşı da hayli büyük bir hınç söz konusuydu. Yahudilerin mevcut tarımsal sıkıntılardan faydalanıp vurgunculuk yaptıklarını düşünüyorlardı. Hanover'daki at satıcıları ekseriyetle Yahudiydi ve fiyatların düştüğü zamanlarda genellikle tekliflerinde cömert olmuyorlardı. Finans faaliyetlerini, bilhassa görülebilir yerel düzeyde, çoğunlukla Yahudiler yürütüyordu; aynı şekilde ithal ve ihraç malların çoğu da onların elindeydi. Bununla birlikte, çoğu insanın gözünde, Alman liberalizmi tamamen "Yahudi" bir karakter taşıyordu. Önde gelen figürleri — Lasker, Bamberger ve Eugen Richter dahil olmak üzere — ya tamamen Yahudiydi, ya yarı Yahudiydi ya da Yahudilerle evliydi. Berlinli Freisinn hareketinin radikal isimleri güçlerini Yahudi cemaatinden alıyordu. Yahudiler modern koşulları, Almanya'daki diğer herhangi bir gruptan daha fazla fırsata çeviriyor görünmekteydi. Prusya'da her 100.000 Protestan erkekten 58'i, Katolikler örneğinde 33'ü, Yahudiler örneğinde ise 519'u yükseköğrenim görüyordu.
Prusya, saldırgan dış politikası ve çoğu zaman sorumsuz yönetimiyle birlikte, acımasız bir sınıf devletiydi. İdeolojisi sadece kendi iktidarı olan bir devletti; mağrur fanteziler, yöneticilerin sermayesi gibiydi.
Alman bankaları ise tasarruflara vergiler yoluyla el koyup bunları faiz karşılığında uzun vadeli borçlar olarak verdi. Bu oldukça kırılgan bir sistemdi ve borçlarını tazmin etmekten aciz bankaların çökeceği — 1931'deki gibi — yönünde bir panik söz konusuydu. Werner Sombart'ın ortaya çıkarttığı üzere, Alman bankacılık sisteminin yüzde 45'i Yahudilerin elindeydi. Bu da bizi Alman kredi kurumlarının bu faktöre mali adaptasyonu seçeneğini devreden çıkarmaya teşvik etmekte: Zira "getto dışından geliyor olmak", Alman endüstrileşmesinde başka herhangi bir unsur ne kadar önemliyse o kadar önemliydi. Yahudiler ekseriyetle finans ve ticaretle ilişkili hâle gelmişti; 1880'den sonra ekonomik değişimin birçok kurbanı, yaşadıkları sıkıntılardan Yahudileri sorumlu tuttu ve bu da siyasette bariz bir Yahudi sorunu ortaya çıkardı.
Almanlar 1905'te uluslararası durumun tümüyle kendilerinden yana olduğunu düşünebilirlerdi. Rusya, Japonya'yla yaptığı savaşı kaybettiğinden Fransızlar da artık ona bel bağlayamazdı. Gerçekten de Çar, Temmuz 1905'te Björkö'de Kayzer'le görüştükten sonra, Almanya'yla ittifak kurmaya çok yaklaşmıştı. Bu yakınlaşma, Rusya'nın ciddi ölçüde Fransız kredilerine bağımlı olmasından dolayı, bu hayli sıkıntılı dönemde büyük ölçüde bozuldu. Alman dışişleri bakanlığı ve askerî önderler — İngilizlerin Fransa'ya destek olmayacağını mütemadiyen umarak — Fas meselesi üzerinden Fransa'ya meydan okuma vaktinin geldiğini düşünüyorlardı. Kayzer Mart'ta Tanca'ya çıkarma yaptı; bu sırada bölgede Fas bağımsızlık mücadelesine destek gösterileri gerçekleşmekteydi. Alman diplomatlar Fransa'yı savaşla tehdit ediyordu. Delcassé kabinenin desteğini alamayınca görevinden bizzat ayrıldı. Fas meselesinde menfaati olan tüm büyük güçlerin katıldığı bir konferans Ocak 1906'da, Algeciras'ta toplandı. Bu konferansta İngilizler Fransa'yı destekledi; hâlâ bağımsız bir ülke olan Fas'ta Fransız üstünlüğü garanti altına alındı (örneğin polis kontrolü Fransızların elindeydi). Alman temsilciler ağır bir hezimete uğradı. Almanların bu hezimeti kabullenmeleri kısmen kolonyal meselelerin bir savaş nedeni olarak gözden düştüğünün farkına vardıklarını, kısmen de Birleşik Krallık'ın savaşa girmesi hâlinde Alman donanmasını darmadağın ederek Almanya sahillerini istilaya apaçık hâle getirmesinden duydukları büyük korkuyu göstermekteydi. Tirpitz, Kiel Kanalı geniş çaplı deniz trafiğini kaldıracak kadar genişletilmediği ve Almanya yeterli sayıda gemi inşa etmediği sürece İngilizlerle savaşa girilmemesi gerektiğini düşünüyordu. Fas krizi zamanla miadını doldurdu ancak geriye Londra ve Paris arasında, eskisinden daha güçlü