Mehmet Aytekin

Rüştiyede sınıfı falakadan geçiren hocasına karşı çıkmasına dair:
Bir gün başmuallim kızdı, sınıfta yirmi kişi idik. Hepimizi falakaya takıp döğmek istedi. Bir uçtan başladı, doğdü. Sırtüstü yatırıyor, ayaklarını kaldırtıp falakaya geçiriyor. Ayaklar değnekte sabit kalıyor. Birer ucundan birer adam tutuyor. Ayaklar çıplak. Hoca koca bir kızılcık değneği ile alabildiğine tabanlara vuruyor. Dayak yiyen yürüyemiyor. Taban şişiyor. Bazen kanıyor. Bana sıra geldi. «Yat sen!..» dedi. Yatmadım ve «Ben hayvan değilim ki dayak yiyeyim» dedim. Zorla döğmek istedi. Kitaplarımı atıp mektepten çıkıp gittim. Üç-dört gün mektebe gitmedim. Babam sordu, anlattım. Hiç bir şey demedi. Birkaç gün sonra babam: «Haydi, seni mektebe götüreceğim» dedi. Ben, «kızıp mektebi kendim terk ettim. Gidemem» dedim. Babam: «Hayır! Sana ağır gelecek bir şey yok. Çünkü seni hoca kendi istiyor» dedi. Ve götürüp beni hocaya teslim etti. Babam sertliğine rağmen demek beni izzeti nefisli yaşatmak ve böyle bir terbiye usulünü de biliyormuş. Hoca kendisine: «Bu çocuk çok zekidir. İlerde büyük adam olur, yazıktır. Tahsilden kalmasın. Getir.» demişmiş. Eve döndüğüm vakit nasihatler ederek, bunu söyledi. Mektebe götürdü. Hoca bana hüsn-ü muamele etti.
Sayfa 70 - (İstanbul: Altındağ Yayınevi, 1967), c. 1.·Kitabı okuyor
Tarih
Reklam
Çocukluğundaki Sinop ile bugünkü Sinop arasındaki ahlaki farka dair:
Ahalisi iyi insanlardır. Çocukluğumda bir hırsızlık, bir fuhuş işitilmezdi. Geceleri erkekler kahvehanelere, kadınlar birbirine misafirliğe giderlerdi. Her kapının bir ipi vardı. Gidenler, gelince ipi çekip girerlerdi. Yahut bazısı kapısını kilitlerdi; lâkin anahtarı eşiğe bırakırdı. Sebebi kocaları kendilerinden evvel gelirse beklemeyip içeri girsin diye idi. Evde kimse yok iken birinin gelip ipi çekerek veya anahtarı alıp kapıyı açarak girip hırsızlık ettiği işitilmemiştir. Sinop’ta fahişe nedir bilinmezdi. Böyle bir asayiş ve namus vardı. Bu, hükümetin işi değil, halkın ahlâkı sayesinde idi. Fakat bugün bunlar da hayal olmuştur. Hırsızlık, fuhuş vak’aları olup durmaktadır.
Sayfa 62 - Altındağ Yayınevi, 1967), c. 1.·Kitabı okuyor
Tarih
Puştluğa dair malumat:
Puşt bizim milletçe hakirdir. Hakikaten bence de puşt olan bir erkekten hayır yoktur. Numuneler gördük. Bunlar kadın gibi oluyorlar; bunlarda mertlik, erkeklik, istiklâl kalmıyor; emre, himayeye muhtaç ve muti oluyorlar. Her fenalığı yapmakta mahzur görmüyorlar. Hayatımızda böylelerini daima ahlâksız, meziyetsiz gördük. İstisnaları varsa da pek azdır. Babür Şah da hatıratında bir vaka zikredip zabitlerinden biri için diyor ki: «Puştlar kahraman olmaz. Ancak... puşt idi; fakat puştluk kahramanlığına nasılsa zarar vermemiştir.» Türk Hey’et'i Îçtimaiyesi bu fenalığı ıslâh edecek yolları aramalıdır.
Sayfa 85 - (İstanbul: Altındağ Yayınevi, 1967), c. 1.·Kitabı okuyor
Tarih
Tıbbiye İdadisi'nde yaşadığı kavgalara, vuruşmalara dair:
Sınıfta ikiyüzden fazla talebe vardı. Herkesle kavga ediyordum; bunu kavga için değil kahramanlık davası İçin yapıyordum. Zaten talebede bu dava pek fazla ve en esaslı şeydir. Herkes kuvvetime boyun eğsin istiyordum. Galiba hâlâ Kan kalelerinin tesiri altında idim. Güreş ediyordum. Hattâ kisbet giyip zeytin yağ ile yağlanıp dahi güreşirdim. Mektep çok sıkı idi. Ama yine de böyle şeyler çok olurdu. Bu mektepte bir tıb, bir de baytar talebesi vardı. Bunlar adeta iki düşman ordu gibi idiler. iki tarafın kabadayıları, ele başıları vardı. Bunlar birbirleriyle yumruk yumruğa, usturpa, parmağa geçirilen ve muşta denilen bir demir, adi demir parçası ve emsali ile döğüşür, birbirlerinin kafalarını yararlardı. Bazen iki taraf otuz, kırk kişi kadar olup saf halinde muharebe ederdik. Ben epeyce insan döğdüm, beni de epeyce döğdüler. Bir defasında bir yumrukla burun kemiğimi kırıp ağzımdan burnumdan kan boşandırdılar. Böyle iki kişi döğüşürken diğerleri müdahale etmez sade seyrederlerdi. Tâ biri yıkılıncaya kadar. Adet böyle idi. Ben tıp talebesinin kumandanlarındandım. Sert ve dik inatçıydım. Döğüldüğüm halde de yine biraz sonra kavgaya çıkardım, onları sevk ve idare ederdim. O vakit henüz onyedi yaşlarındaydım. Fakat baytarlarda birkaç kişi vardı ki, yirmibeş yaşlarından fazla ve vücudça da iri yarı idiler. Bunların sayesinde ekseriya bize galebe ederlerdi. Şükür ki; mektebin intizam ve disiplini fena şeylere mutlak surette mani olurdu.
(İstanbul: Altındağ Yayınevi, 1967), c. 1., s. 80-81·Kitabı okuyor
Tarih
Askeri Tıbbiye'de jurnalci talebelere uygulanan tarife hakkında:
Talebe arasında olan hiçbir şeyi talebeden kimse idare heyetine haber veremez. Bu casusluktur. Hafiyelik edeni el birliği ile döğeriz. Ve aforoz ederiz. Altı yıl zarfında sade üç talebe casus zuhur etti. Geceleri bunları fırsat buldukça başına bir kaput (asker paltosu) geçirip el birliği ile iyice döğerlerdi. Onunla hiç kimse konuşmazdı. Hattâ yanından geçerken ona küfürler ederlerdi. Birinciye kaput dayağı derlerdi. Meşhurdur. Bu kaputu birden çocuğun kafasına geçirip yıkarlar, iyice döğerlerdi ve kim vurduya giderdi. İkinciye aforoz derlerdi. Bu da tıbbiyelere mahsustu. Aforoz dayaktan da müthiş bir silâhtı. Aforozlu çocuklar kimse ile konuşamaz, çatlar bir hale gelir, melânkolik olurlardı. Bu manevî tazyik altında üç casus birbiriyle de konuşmaktan çekinirlerdi. Bunlardan biri Abidin adında bir Amavut'tu, verem oldu; idare mektepten çıkardı. Biri Bahri adında Trabzonlu idi. Bu talebe vücudlu, kuvvetli, gözü pek biriydi. Buna rağmen üç beş defa kaput dayağı idi. Aforozdan avare bir hale geldi. Mektep heyeti nihayet onu da mektepten çıkarmağa mecbur oldu; zaptiye nezaretine sivil hafiye kaydedildi. Üçüncü casus talebe delirdi. O da mektepten o suretle gitti, işte aforoz böyle müthiş bir şeydi. Ya verem, ya deli ediyordu.
(İstanbul: Altındağ Yayınevi, 1967), c. 1., s. 100-102.·Kitabı okuyor
Tarih
Reklam