O günlerde kime rastladıysam hepsi de boynundan vurulup da sağ kalmış bir adamın dünyanın en şanslı insanı olduğunu söyledi. Oysa ben, daha şanslı olsaydım hiç vurulmazdım diye düşünmeden edemedim.
Cephedeki ilk haftamızda tanıştığım iki milis izin alıp yaralı bir arkadaşlarını ziyarete geldiklerinde beni tanıdılar. On sekizlerinde çocuklardı. Ne diyeceklerini bilemeden yatağımın başında ezik büzük durdular, sonra da yaralandığıma ne kadar üzüldüklerini göstermek istercesine birden ceplerinde ne kadar tütün varsa çıkarıp verdiler, geri vereyim dememe kalmadan da kaçıp gittiler. Tam da İspanyollara mahsus bir davranış! Sonradan şehrin hiçbir yerinde tütün satılmadığını, bana verdikleri tütünün de bir haftalık istihkakları olduğunu öğrendim.
Sanırım bütün savaşlarda böyledir - cephe gerisindeki kalıplı kıyafetli polisler ile cephedeki üstü başı dökülen askerler arasında dağlar kadar fark vardır.
O çatışmalar boyunca, gazetecilerin yüzlerce kilometre uzaktan çok rahatça çözümledikleri bu durumun doğru bir "çözümleme"sini bir türlü yapamadım. Benim asıl düşündüğüm, bu içler acısı ölümcül dalaşın doğruları ve yanlışları değil, o dayanılmaz çatıda gece gündüz oturmanın rahatsızlığı ve sıkıntısı ve her geçen gün biraz daha artan açlıktı
Çocuklar ekmek dilenirken göbeğin tekinin bıldırcınları mideye indirmesi kadar iğrenç bir görünüm olamaz, ama toplar gümbürderken böyle bir şey görme olasılığı hemen hemen yok gibidir.