Dostoyevski, “Kumarbaz” adlı romanını 1866’da hem borçları hem de yayıncı Stellovski ile yaptığı ağır sözleşmenin baskısı altında kaleme almak zorunda kaldı. Anlaşmaya göre belirlenen tarihe kadar bir eser teslim etmezse, sonraki dokuz yıl boyunca yazacağı tüm eserlerin haklarını kaybedecekti. Bu süreçte bir kumarbaz olan ve rulet masalarında ciddi kayıplar yaşayan Dostoyevski, kişisel deneyimlerini doğrudan romana yansıttı. Zamanla yarışarak, stenograf Anna Grigorievna Snitkina’nın yardımıyla -sonrasında bu kadına aşık olacak ve evlenecekti- eseri yalnızca 26 günde tamamladı. Böylece “Kumarbaz”, hem yazarı maddi sıkıntılardan kurtaran bir çıkış noktası, hem de onun içsel çatışmalarını ve kumar tutkusunu gözler önüne seren bir yarı otobiyografi olarak karşımıza çıktı.
Kısa sürede yazılmış olmasına rağmen, eserde bir kumarbazın psikolojisi oldukça ayrıntılı biçimde işlenmiş; karakterlerin duygu dünyası okura canlı bir şekilde aktarılmıştır. Rusça isimlerin fazlalığı nedeniyle kurguyu zihnimde oturtmak zaman zaman zorlayıcı oldu, kaldı ki kurgunun 26 günde yazılmış bir romana göre gayet derin olduğunu da düşünüyorum ancak eserin “Karamazov Kardeşler Karamazov Kardeşler ” ya da “Suç ve Ceza Suç ve Ceza ” gibi başyapıtlarla aynı sofistikelikte olmadığını söylemek mümkün. Buna rağmen, Dostoyevski’nin gözlem gücü ve insan ruhuna dair derin sezgileri bu romanda da açıkça hissediliyor.
Okuma deneyimime eşlik eden Tchaikovsky’nin besteleri ise bana 19. yüzyıl Avrupa’sında bir soylunun balosunda bulunuyormuşum hissini yaşattı. Roulettenbourg’da yaşadığıma ve bir kumarbaz olduğuma ikna olduktan sonra her bir paragrafı hissetmek çok daha kolaydı.
Kumarbaz yalnızca bir hikaye değil, dünya üzerindeki çoğu kumarbazın ortak yazgısının anlatıldığı, hayatında bir kere bile kumar oynamamış bir insanın
Sıradanlıktan uzak, düşündüren bir kitap. Albert Camus’un varlık felsefesi adına düşüncelerinin etkili olduğu bu romanda, yaşamın anlamsızlığının yanı sıra insanoğlunun ölüme karşı olan içgüdüsel tavrı çok iyi işlenmiş. Uzun bir kitap değil, şayet tek bir günde dahi bitirilebilir.
Okuduğum kitaplar arasında, kısmen daha tuhaf olduğunu söyleyebilirim. Midesi hassaslar için hep iyi bir deneyim yaşatmayacaktır eminim ki. Siz gene de okuyun, güzel kitap…
Kitabın konusu, salgın bir hastalık sonucu medeniyetin çöküşü ve tekrardan doğuşu. Asla varolmamış ilahi adaleti ve her şeyin gelip geçiciciliği konularını özellikle işliyor bu roman. Tavsiye ederim, oldukça kısa ve bir gün içerisinde bitirilebilir.
Kitabın temel ele aldığı konu proletarya sınıfının çektiği sıkıntılar ve oligarşinin orantısız gücü. Çok iyi işlenmiş bir kurgu var ortada. Kitabın sonlarına doğru bu kurgu kendisini daha yoğun hissettiriyor. Kitabın içine giriyorsunuz resmen. Jack London'ın akıcı ve sade dili sayesinde kısa sürede okunabilir, çok zevk alacaksınız. Tek eleştirim dipnotların bazı yerlerde neredeyse 2 sayfa kadar olmaları. Bu durum okuyucuyu yorabiliyor, aynı zamanda oldukça gereksiz bilgiler de içerebiliyor. Dipnotları okumamak elde değil.. atlarsanız şayet hikaye bütünlüğü bozuluyor. Jack London okumaya Kızıl Veba'dan devam edeceğim. İyi okumalar...