....Türk beyliklerinin birbirini yemesinin ve hepsinin de silinip gitmisş olmasının vebalini örneğin, başkalarının üzerine yıkmak hiç gelmedi aklıma. Ama, çocuklarının suçunu örtbas etmeye çalışan bir ana gibi, Kürtler için hayıflanmak da bana düştü hep. Nasıl ve neden öyle koşullandırılmışsam, dedenin anlatışını dinlerken, Kürtlerin çektiklerinde tek suçlu bizmişiz gibi bir duyguya kapılıp, rahatsız oldum. Oysa mirlerin hiç mi suçu yoktu, Kürt halkının inim inim inlemesinde. Ben payıma düşeni yükleniyorum; Kanuni Sultan Süleyman'ın, hangi akla uyup da işlenen toprakları adil biçimde köylülere bölüştüren 'dirlik düzeni'ni, 'kesim düzeni'ne çevirmesini, kıyasıya eleştiriyorum, mesela! Düzen değişip de köylünün alın terinin karşılığı, devlete ödeme yapacak olan kesimcilerin insafına bırakılınca, canına okunmuş köylünün. Ama, çoğunlukla Kürt ağaları olan mültezimlerin, yani kesimcilerin, devlete ödemeleri gereken parayı tefecilerden yüksek faizlerle alıp, sonra zavallı köylüden kat kat fazlasıyla çıkarmaları da mı, Türklerin suçu?
Lafını kesip, söyleyemiyorum Zelha'ya; ne Osmanlı kanunları, ne Tanzimat Fermanı ne de Cumhuriyet yasaları, devleti sarmış hırsız ve rüşvetçi memurlarla, yılların içinde, ağa'ya dönüşen mir'lere, şeyhlere, şıhlara işleyememistir bir türlü, diye. İster Kürt ister Türk olsun, çalısanları sömürmeye alışmış bu kişilerin eli, hep yoksul köylünün gırtlağına dolanık kalmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılmaya çalışılan Toprak Reformu'na da karsı çıkmışlardır Türk ve Kürt ağalar. Otuz küsur yılın hasretinden sonraki ilk buluşmamızda, diyemiyorum arkadaşıma, Kürt halkını sömürenin, Türk'den çok kendi mirleri, ağalan, aşiret reisleri olduğunu. Susuyorum. O ise aynı heyecanla anlatıp duruyor. İçim köpürüyor, ama kesmeyeceğim sözünü.
Ben sana tüm