“yazı insanların düşgücünü harekete geçirip, en masum hareketlere olmadık anlamlar yüklemesine sebep oluyordu. gazetelerin ve polisin elindeki en korkunç, en yıkıcı güç de buydu. ama sonra “edebiyatın gücü de buradan geliyor” diye düşündüm. “tolstoy da kitap yazdı, adolf hitler de. sorun yazıda değil, kimin ne amaçla yazdığında. tanrı bile kendini yazıyla anlatıyor. iyi ama yazının icadından önce tanrı yok muydu?”
“vıcık vıcık yüzeysellik yayan şu “kişisel gelişim” kitaplarının bağırıp durduğu “istersen yaparsın!” sözü tam bir kandırmacaydı. insan ancak yapabileceğini isterdi. “istemek” kavramı, “dilemek”ten ve “hayallere dalmak”tan farklı bir şeydi. bedelini göze almakla, gereğini yapmakla ilgili bir şeydi.”
okumaya devam ettikçe martin’in iradesi, disiplini, kitap okudukça aydınlanması ve zirve sanılan çukura ilerleyişine bayıldım. çünkü sıfırdan başlayan ve her şeyin farkında olan bir adamın öyküsüydü bu. o geliştikçe, ilerledikçe değişenlere inat “ben aynıyım” çığlığını duymak beni kitaba bağlayan noktaydı. her sayfasını hissederek okudum ve çok sevdim. ve bana bir ders verdi. okuduğum onlarca kitaptan aldığım bilgi birikimini ve farkındalığı coğrafyamızda pek yaygın olan melankoliğe değil kendimi geliştirmeye adayacaktım. aslında vurgulanmak istenen noktada bu bence ‘yaşamanın amacı, kişinin kendini geliştirmesidir.’ herkesin kendine güzel amaçlar edinmesi dileğiyle.
“hala eşitliğe inanıyorsunuz, ama büyük şirketlerin işini yapıyorsunuz ve o şirketler günden güne eşitliğin kuyusunu kazıyor. halbuki siz, uğruna hayatınızı verdiğiniz şeyi yüzünüze söyleyen ve eşitliği inkar eden bana sosyalist diyorsunuz. cumhuriyetçiler eşitliğin düşmanıdır, ama içlerinden çoğu eşitliğe karşı savaşırken ağızlarından eşitlik lafını düşürmezler. eşitlik adına eşitliği yok ederler.”