İbn Sina zihni varlığı kabul etmektedir. Bu sebeple zihinde temessül eden suretin, şeyin hakikatinin misali veya gölgesi değil, misli olması gerekir. Nitekim daha sonra Kutbüddin er-Razi zihindeki kavramın bilinen şeyin misali ve gölgesi olduğunu iddia ettiğinde zihni varlığı da reddetmiştir.
…
O halde Fahreddin er-Razi’nin tartışmasından çıkan sonuç şudur: Her ne kadar el-İşarat'ın yukarıda alıntılanan cümlesi, idrakin husulün ötesinde bir anlamı olduğunu hissettirse de İbn Sina’nın başka yerlerdeki sözleri, idrakin husulden ibaret olduğunu açıkça ifade etmektedir. Husul kabul edilmesi durumunda ise husul edenin ne olduğu belirgin değildir. Ancak Fahreddin er-Razi, temessülü, en azından el-İşarat'ın üçüncü nematının şerhinde yalnızca misil ve misal gibi yine temessül kadar izaha muhtaç lafızlarla açıklayarak sorunu belirsizleştirmektedir. Zira misille kastettiği, bilinen nesnenin kendisi gibi bir benzeridir. Doğal olarak İbn Sina nesnenin kendisinin veya kendisi gibi benzerinin nefiste husule geldiğini söylememektedir. Yine İbn Sina, şekilsel bir benzerin veya resmin nefiste meydana geldiğini de kastetmemektedir. Onun kastı, nesnenin somut varlığı anlamında kendisi değil makul hakikati anlamında kendisidir. Eğer nesnenin varlığı ile mahiyeti ayırımını dikkate almazsak Razi tamamen haklıdır ve mislin misalden başka alternatifi yoktur. Oysa varlık-mahiyet ayırımı, İbn Sina'ya bilginin nesnenin mahiyetinin husulünden ibaret olduğunu söyleme imkanı vermektedir. Pekala zihinde meydana gelen suretten makul mahiyeti anladığımızda Fahreddin er-Razi’nin eleştirileri çürütülmüş olabilecek midir?