nur

İbn Sina zihni varlığı kabul etmektedir. Bu sebeple zihinde temessül eden suretin, şeyin hakikatinin misali veya gölgesi değil, misli olması gerekir. Nitekim daha sonra Kutbüddin er-Razi zihindeki kavramın bilinen şeyin misali ve gölgesi olduğunu iddia ettiğinde zihni varlığı da reddetmiştir. … O halde Fahreddin er-Razi’nin tartışmasından çıkan sonuç şudur: Her ne kadar el-İşarat'ın yukarıda alıntılanan cümlesi, idrakin husulün ötesinde bir anlamı olduğunu hissettirse de İbn Sina’nın başka yerlerdeki sözleri, idrakin husulden ibaret olduğunu açıkça ifade etmektedir. Husul kabul edilmesi durumunda ise husul edenin ne olduğu belirgin değildir. Ancak Fahreddin er-Razi, temessülü, en azından el-İşarat'ın üçüncü nematının şerhinde yalnızca misil ve misal gibi yine temessül kadar izaha muhtaç lafızlarla açıklayarak sorunu belirsizleştirmektedir. Zira misille kastettiği, bilinen nesnenin kendisi gibi bir benzeridir. Doğal olarak İbn Sina nesnenin kendisinin veya kendisi gibi benzerinin nefiste husule geldiğini söylememektedir. Yine İbn Sina, şekilsel bir benzerin veya resmin nefiste meydana geldiğini de kastetmemektedir. Onun kastı, nesnenin somut varlığı anlamında kendisi değil makul hakikati anlamında kendisidir. Eğer nesnenin varlığı ile mahiyeti ayırımını dikkate almazsak Razi tamamen haklıdır ve mislin misalden başka alternatifi yoktur. Oysa varlık-mahiyet ayırımı, İbn Sina'ya bilginin nesnenin mahiyetinin husulünden ibaret olduğunu söyleme imkanı vermektedir. Pekala zihinde meydana gelen suretten makul mahiyeti anladığımızda Fahreddin er-Razi’nin eleştirileri çürütülmüş olabilecek midir?
Sayfa 70·Kitabı okuyor
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
İbn Sina düşüncesinde makul kavramların tümellikle nitelenmesinin dayanağını oluşturan düşünce, makulün, zihinde dıştaki hakikate özdeş olarak bulunması yani "zihni varlık" (el-vücı1d fi'z-zihn) görüşüdür. Zihni varlık görüşü ise nefsin makulleri idrak etmesiyle bilginin husul oluşuna dayalıdır.
Sayfa 67·Kitabı okuyor
Nefsin bedene bakan yüzü bulunmakla birlikte bedenden hiçbir şey nefse geçmez. Dolayısıyla nefis, bedenle ilişkisi söz konusu olduğunda daima etkendir. Aynı ilkeyi cisimsel güçlere uyguladığımızda ise şu sonuca varırız: Cins ve fasıl, dışta bir nesnenin kendisi olarak tahakkuk ettiğinden söz gelişi bir insan ferdinin canlılığı ve natıklığının cisimsel idrak güçleri vasıtasıyla herhangi bir şekilde o fertten ayrılması mümkün değildir. Zira ayrıldığı zaman cisimselliğini yitirir. Dolayısıyla tikellerden alınan anlamlar, ancak ve ancak tikel anlamlar olabilir ve bir tikelden asla saf makul bir anlam çıkarılamaz. Saf bir makul, ancak kendisi de akıl olan bir varlıktan alınabilir ve kendisi de akıl olan bir varlıkta makul olarak bulunabilir. Bu bakımdan nefis-beden ilişkisiyle ilgili genel kurallar aynıyla nefis ve cisimsel idrak süreçleri için de geçerlidir. Nasıl ki nefis, bedene taalluk etmeden yetkinleşemiyorsa aynı şekilde cisimsel idrak güçleri olmadan makulleri idrak edemez. Nasıl ki nefis kendisini idrak etmeden akıllan idrak edemezse tikelleri idrak etmeden tümelleri de idrak edemez. Diğer deyişle nefis iç duyular vasıtasıyla tikelleri idrak ettiğinde bir yönden tümeli de idrak etmiş olmalıdır.
Sayfa 60·Kitabı okuyor
"Süleyman bağlarına gidelim Anda bir salkım üzüm yiyelim Def ve santur ile şarkı okuyalım Rabbe..." x.com/anarsedat/statu...
Alıntı
Nefsin tesiriyle vehim gücünün işlevlerinde herhangi bir değişiklik olmasaydı insan ile hayvanın duyularla idrak edilebilir hiçbir farklılığı olmazdı. O halde İbn Sina’nın mütehayyile, müfekkire ve vehim gücünü birleştirmesini esas alarak düşündüğümüzde soyutlama denilen şey tamamıyla vehim gücünün fiillerinin niteliğidir. Vehim zatı açısından hüküm verme işlevine sahiptir. Hüküm vermesi için de tikel anlamları idrak etmesi gerekir. İşte tevehhüm adı verilen soyutlama budur ve bu aşamada soyutlanan anlamlar, hafıza gücünde muhafaza edilir. Vehmin hayalde bulunan suretlerle ilgili birleştirme, ayırma vb. işlevleri ise tahayyül denilen soyutlamaya tekabül eder ve bu soyutlama neticesinde ortaya çıkan suretler de hafıza gücünde muhafaza edilir. Ancak vehmin aklın tesiriyle gerçekleştirdiği bir tür soyutlama daha vardır ki İbn Sina düşüncesinde bunun müstakil bir ismi yoktur ve bu sebeple kimi zaman vehme kimi zaman da akla nispetle zikredilir. Muhtemelen Hidayet Peker'in, "aklın gerçekleştirdiği eksik soyutlama" derken belli belirsiz farkettiği şey de budur. Gerçekten de bu soyutlama, vehmin kendiliğinden yaptığı soyutlama fiillerinden farklıdır, zira vehmin önceki soyutlamalarını barındıran hafıza gücündeki anlamlarda ve suretlerde gerçekleşen birleştirme, ayırma vb. işlemlerdir. Fakat buna taakkul demek mümkün değildir, zira tamamıyla cisimsel güçlerde gerçekleşmektedir; tam anlamıyla tevehhüm demek de mümkün değildir, zira vehim bu fiili ancak aklın tesiriyle gerçekleştirebilmektedir. Bu işlemin en ayırıcı özelliği, insanın tikelleri algılamakla birlikte idrak ettiği genelliği ifşa etmesidir. Fakat aklın tesiriyle de olsa vehim genelliği tümelliğe dönüştürecek güce sahip değildir.
Sayfa 57·Kitabı okuyor