Rumeysa

Rumeysa
@unsvameri
Gazi Üni
14 okur puanı
Haziran 2020 tarihinde katıldı
Türkiye'de Türkçeyi bilmeyen hiçbir vatandaş kalmamalıdır. Türkiye kültür birliğine ancak o zaman kavuşur. Devlet kadar, devletine ve milletine hizmeti zevk ve şeref konusu yapanlar da Türkçe bilmeyen vatandaşları Türkçe öğrenmeye teşvik etmeli, bunun onlara sağlayacağı maddi ve manevi faydayı anlatmalıdırlar. Türkler ırk ayrımı yapmazlar. Kendilerine bağlı olan yabancıları bile bağırlarına basarlar. Türkiye'de Türk dilini ve kültürünü benimseyen ve liyakatli olan bütün vatandaşlara devlet ve meslek kapıları açıktır. Asırların ihmali yüzünden Türkçe öğrenememiş Türk vatandaşları neden bu nimetlerden faydalanmasınlar? Türk devleti kendilerine her türlü imkânı verdiği halde, Türkçe konuşmamakta ısrar edenlere iyi bir gözle bakılmamasını tabii karşılamak lazımdır.
Reklam
Konuşulan ve yazılan Türkçe, binlerce yılın mahsulüdür. O, Türk milletinin ortak malıdır. Ona elbette yabancı kelimeler, hatta deyimler karışmıştır. Divan edebiyatının yazıldığı Osmanlıca, on binlerce yabancı kelime ve terkiple doludur. Böyledir diye, eski Türk edebiyatını Türk kültürünün dışına mı atacağız? Divan edebiyatı, eski Türk kültürünün bir parçası ve en güzel aynasıdır. Onu eski Türk medreselerinden, tekkelerinden, sarayından, çarşısından ve günlük hayatından ayırmaya imkân yoktur. Onu da ötekiler gibi Türkler vücuda getirmiştir. Türkler, İslamiyeti kabul ettikten sonra, daha önce vücuda gelen İslam medeniyetini de almıştır, fakat onu içlerine sindirmeye çalışırken, kendilerine göre tasarruflarda bulunmuşlardır. Malzeme dışardan alınmış olsa bile yapı Türk'ündür. Yunus Emre, Âşık Paşa, Bâkî, Nedim, Nef'î, Şeyh Galib, Türk kültürü içinde doğmuş, yaşamış, eser vermiş şahsiyetlerdir. Onlar eserlerini "Osmanlıca" denilen dil ile vücuda getirmişlerdir. Daha doğrusu eserleriyle Osmanlıca denilen zengin ve ince "kültür dili"ni cümle cümle, beyit beyit onlar yaratmışlardır.
Bir kültürün içinde yaşamak başka, onun üzerinde düşünmek başka bir şeydir. “Milli şuur", adı üstünde bir "şuur" yani "farkına varış", yeni deyimle "bilinç" demektir. Türkler, kendilerine has kültür değerlerini bilmedikleri, onlar üzerinde kafa yormadıkları, onların milli varlık bakımından taşıdıkları değeri ölçmedikleri için, pek çok şey kaybetmişlerdir. Bir millet, kendisini hiçe sayarak yabancıların manevi kölesi olursa, er geç maddi kölesi de olur. Hikmetin esası, ferdin ve milletin kendi kendisini bilmesidir. "Milli şuur" kendi milletinin varlığını tanımak ve bilmek demektir. Fakat bu yeterli değildir. Biz bugün değişen dünya ortasında, kanunda denildiği gibi, "kendimize has özellikleri kaybetmeden", çağa uygun, yeni, ileri, güzel bir kültür ve medeniyet vücuda getirmek zorundayız. Milliyetçilik asla bir "narsisizm", ayna karşısına geçerek kendisine hayran olmak değildir. O, bir "benlik şuuru", "kendisine güvenme duygusu", "yeni şeyler yaratma iştiyakı ve iradesi" dir. Bu şuur, duygu, iştiyak ve iradeyi bize, milletimizin tarih boyunca yarattığı eserler verir. Süleymaniye'yi yaratan bir milletin çocukları, bugün Türk şehirlerini çirkinleştiren beton yığınlarına tahammül etmemeli, aynı teknik ve malzeme ile çağın en güzel mimari eserlerini vücuda getirebilmelidir. Bu, sadece başkalarını taklit etmekle değil, kendi kendisini bilmekle olur. Öğretmenlere düşen vazife, kanunun 2. maddesinde söylendiği gibi "Türk milletinin bütün fertlerini, Türk milletinin kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren yurttaşlar olarak yetiştirmek"tir.
Yüksek seviyede olan hiçbir kültür "saf" değildir. Medeni milletlerin istisnasız hepsi başka milletlerin kültürlerinden istifade etmişlerdir. Büyük Fransız şair ve fikir adamı Paul Válery "Arslanın vücudu yediği hayvanlardan oluşur." der. Bu fikir, fertlerin kültür hayatına uygun olduğu kadar milli kültür sahasına da uygundur. Nasıl bir fert, maddi ve manevi şahsiyetini dışarıdan aldığı gıdalarla geliştirebilirse, milletler de öyledir. Fakat arslan yediği bütün hayvanları kendi vücuduna kalbeder. İnsanlar ve toplumlar da öyledir. Her fert ve millet dışarıdan kendi bünyesine uygun olanları seçer. Bu bakımdan seçilen unsurlar son derece önemlidir. Nasıl insanlar ve hayvanlar dışarıdan bünyelerine uygun olmayan gıdaları alınca rahatsız olur, hastalanır, hatta ölürse, milli varlığa uygun olmayan yabancı kültürler de milletleri öldürebilir. Dünya ve Türk tarihinde yabancı kültürleri benimsemek yüzünden yok olan devletler vardır. Türkler Çin'de milattan çok önce hanedan kurmuşlardır. Çin ve Türk kültür münasebetleri üzerinde kaynaklara dayalı araştırmalar yapan Alman âlimi Prof. Dr. Wolfram Eberhard, M.Ö. 1050-247 yılları arasında Çin'e hâkim olan Chou hanedanının menşe itibarıyla Türk olduğunu ileri sürer. Atı, arabayı, bronzu, hayvan takvimini ve gök dinini Çin'e Chou'lar sokmuştur (Bk. Çin Tarihi, Ankara 1947, s. 31-34). Chou'lardan sonra Çin'de daha birçok Türk hanedanı kurulmuştur. Fakat bunların çoğu büyük Çin denizinde erimişlerdir. VIII. yüzyılda Orta Asya'da Orhun Nehri kıyılarında dikilen Göktürk Kitabeleri'nde Çin tesirinden büyük bir dehşet ve korku ile bahsedilir. Göktürk Kitabeleri hayret verici bir uyanıklıkla Türklere, kendi milli kültürlerine sıkı sıkıya sarılmalarını vasiyet eder. Türkler akıncı bir kavim oldukları için, gittikleri ve yerleştik- leri her
Sayfa 35 - Dergah Yayınevi·Kitabı yarım bıraktı
Arkeolojik ve tarihi vesikalara göre Türkler, dünyanın en eski kavimlerindendir. Türklere ait izler, M.Ö 3000 yılına kadar çıkarılıyor. Türkler M.Ö 1450-1050 yılları arasında atları ve arabaları ile Çin'e giriyorlar. Atı dünya tarihinde ilk defa Türkler ehlîleştiriyorlar ve at sayesinde yüzyıllar boyunca dünyaya hükmediyorlar. Çin tarihi ile uğraşan Wolfram Eberhard adlı bir Alman âlimi, eski Çin medeniyetinin yarı yarıya Türkler tarafından yaratıldığına kanidir. Çin Tarihi adlı kitabında şöyle diyor: "Araba Çin icadı değildir. Herhalde kuzeyden, Türk kavimlerinden gelmiş olacaktır." Çin tarihinde M.Ö 1050-247 yılları arasında devlet kuran Chou sülalesi esas itibariyle Türktür. Chou'lar Çin'e atları, arabaları, askeri teşkilatlarıyla beraber kendi dinlerini de sokuyorlar. Bu devlet yıkılıyor, onun yerini Çinlilerin Hiyung-Nu adını verdiği Hun devleti alıyor. Hiyung-Nu Devleti parçalanıyor, onun yerini Tuk-yu ve Uygur devletleri alıyor. Onlar da yıkıldıktan sonra yerlerine Karahan, Selçuk ve Osmanlı devletleri kuruluyor. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti yıkılıyor, Türkiye Cumhuriyeti teessüs ediyor. Türkler, bu suretle, çağın ve bulundukları yerin şartlarına göre, yeni devletler kurarak hayatlarını binlerce yıldan beri devam ettiriyorlar.
Reklam