Kitabın son sayfasını çevirdiğimde, içimde öyle derin bir sessizlik oldu ki, sanki kendi zihnimin o en karanlık, en izbe dehlizlerinde tek başıma kalakaldım. Kitap boyunca kendimi bir an Dr. Breuer’in o saygın ama sahte hayatının içinde sıkışmış hissederken, bir an sonra Nietzsche’nin o gururlu, o uçsuz buçaksız yalnızlığının karşısında tir tir titrerken buldum.
O iki dev zekanın, bir odanın içinde birbirlerinin ruhunu adeta bir cerrah gibi parça parça ameliyat etmesini izlemek, benim de yıllardır kaçtığım, halının altına süpürdüğüm ne kadar korkum, pişmanlığım ve yalanım varsa hepsini yüzüme vurdu. Nietzsche’nin o bükülmez, o kaskatı yalnızlığının arkasındaki o muazzam şefkat ve anlaşılma açlığını gördüğüm an, kalbime resmen bir bıçak saplandı. "Sonsuz dönüş" fikriyle yüzleştiğimde boğazım düğümlendi; kendi kendime "Bugüne kadar yaşadığın bu hayatı, tüm acıları ve pişmanlıklarıyla hiç değiştirmeden defalarca, sonsuza kadar yaşamayı göze alabilir misin?" diye sordum ve aldığım cevabın ağırlığı altında ezildim.
Beni asıl darmadağın eden ve gözlerimi dolduran kısım ise, o her şeye meydan okuyan, "Beni öldürmeyen şey güçlendirir" diyen koskoca Nietzsche’nin, o yıkılmaz kalenin, bir insanın omuzunda ilk kez hıçkıra hıçkıra ağladığı o an oldu. Bir insanın yalnızlığının, gururunun bittiği ve insaniyetine teslim olduğu o gözyaşları, bana bu hayatta ne kadar güçlü durursak duralım, hepimizin sadece sarılmak ve "seni görüyorum" denmek isteyen aciz birer çocuk olduğunu hatırlattı.
Kitabı kapatıp masaya koyduğumda, şakağımdan süzülen o sızıyla birlikte içimde garip bir hafifleme, acayip bir özgürlük hissi vardı. Nietzsche Ağladığında benim için sadece bir psikolojik roman değil; kaderimi sevmeyi, kendi yalnızlığımla barışmayı ve en önemlisi, insan olmanın o