"Her millet, herkes Allah'ı bilir. Onu, daha yeni ders almağa ihtiyacımız çok yok." diye mukàbele etmek istiyorlar.
Hâlbuki Allah'ı bilmek, bütün kâinâta ihâta eden Rubûbiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve irâdesiyle olduğuna kat'î îmân etmek ve mülkünde hiçbir şerîki olmadığına ve
لَااِلٰهَ اِلَّااللهُ
kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine îmân etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbâba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnâd etmek, hâşâ hadsiz şerîkleri hükmünde esbâbı merci' tanımak ve herşeyin yanında hazır, irâde ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah'a îmân hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki manevî Cehennemin dünyevî tâzibinden kendini bir derece tesellîye almak için o sözleri söyler.
Evet, inkâr etmemek başkadır, îmân etmek bütün bütün başkadır.
Evet, kâinâtta hiçbir zîşuûr, kâinâtın bütün eczâsı kadar şâhidleri bulunan Hàlık-ı Zülcelâl'i inkâr edemez... Etse, bütün kâinât onu tekzîb edeceği için susar, lâkayd kalır.
Fakat Ona îmân etmek Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân'ın ders verdiği gibi, O Hàlık'ı, sıfatları ile, isimleri ile umum kâinâtın şehâdetine istinâden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhâlefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedâmet etmek iledir.
Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o îmândan hissesi olmadığına delildir. Her ne ise...