kırıldığım yerden çiçek açmadı
Haklısın Nisera... İnsan bazen düşünmediği şeyleri düşündüğü sanılarak suçlu olur. Ne kadar anlatsa da, ne kadar kendini ortaya koysa da, karşısındaki çoktan kendi hikâyesini yazmıştır çünkü. O hikâyede senin ne söylediğinin bir önemi yoktur artık; sana ayrılan rol bellidir. Cümlelerin değişir, niyetlerin değişir, zaman değişir ama hakkındaki hüküm değişmez. Bir insanın kendini anlatmaktan yorulması işte böyle bir şeydir. Çünkü bir noktadan sonra konuştuğun kişi seni dinlemiyordur, yalnızca kafasında kurduğu kişiyi doğrulamaya çalışıyordur. Ben sana kendimi anlatmaya çalışırken aslında kendimi savunmuyordum. Bir insan sevdiği birine kendini anlatmayı savunma olarak görmez. İnsan sevdiğine içini açar, yaralarını gösterir, korkularını emanet eder. Ben de öyle yaptım. Bazen kırgınlığımı anlattım, bazen özlemimi, bazen de gecenin bir yarısı içime çöken o tarifsiz boşluğu. Fakat zamanla şunu öğrendim; insanlar seni dinlemez, seni kendi korkularının yankısıyla duyar. Sen "gitmek istemedim" dersin, onlar "kalmak için savaşmadı" diye duyar. Sen "canım yandı" dersin, onlar "suçluluk hissettiriyor" diye anlar. Sonra ne söylersen söyle, her kelimen başka bir dile çevrilir. Belki de bu yüzden artık açıklama yapmak istemiyorum. Çünkü insan kendini sürekli açıklamak zorunda kaldığı yerde sevilmiyordur, yalnızca yargılanıyordur. Sevgi bazen anlamaktır derler ya, bence sevgi biraz da yanlış anlamak için fırsat kollamamaktır. Bir insanı gerçekten seviyorsan onun cümlelerinin arasına suç saklamazsın. Onun sessizliğinde bile iyi bir neden ararsın. Ben sana bunu yaptım. Kırıldığım zamanlarda bile seni kötü biri ilan etmedim. Kalbimin içinde senin için hep bir mazeret bıraktım. Belki de en büyük hatam buydu. Şimdi dönüp geriye baktığımda ne kazandığımı değil, neyi kaybettiğimi
Gitmek istiyorum
Gitmek istiyorum… Belki de bu şehirden, bu kalabalıktan, bu yorgunluktan uzaklara. Küçük bir sahil kasabasına sığınmak; geçmişi, yaşanmışlıkları ve içimde ağırlaşan her şeyi ardımda bırakmak. Deniz kıyısında, elimde sıcacık bir kahve, ayaklarımda bir terlik, dizlerimin üzerinde bir kitap… Dalgaların usulca kıyıya vurduğu o yerde, hayatın telaşını değil, yalnızca huzuru duymak istiyorum.
1000Kitap
Reklam
'İNCİ' Bana bir ilki daha yaşattın...
65. BÖLÜM 🌹İnci🌹 Zaman, en sevdiğimiz şarkının nakaratı gibi hızla akıp gitmişti. İki gün, sanki parmaklarımın arasından süzülen su misali geçti; hem çok hızlı hem de ruhumu dinlendiren bir neşeyle... Eğer önümde bu kaçınılmaz Almanya seyahati olmasaydı, Aslı’nın benim evden işe gitmesi için şartları zorlar, Zeynep teyzeyi biraz daha kalmaya ikna kabiliyetimle razı ederdim. Ama kaderin rotası çoktan çizilmişti. Veda vaktine yaklaşırken sohbetin de muhabbetin de tabiri caizse dibine vurduk. Kapanış perdesi ise, Serkan’ın ailesinin ne zaman "hayırlı bir iş" için kapımızı çalacağı meselesiyle açıldı. Zeynep teyze, şefkatli sesiyle son noktayı koydu: "İyi, güzel... Evlenme teklifi etti ama öyle isteme olmadan, nişan takılmadan olmaz bu işler İnci kızım." Mahcubiyetle karışık bir savunma refleksiyle, "Tabii ki teyzeciğim," dedim. "Ama çok yoğun. Bir müsait olsun, illaki olacak. Ben şimdi durduk yere 'ne zaman beni istemeye geleceksiniz' diyemem ki... evde kalmışım gibi!" Aslı, fırsatı kaçırır mı? Hemen atıldı söze: "Ayol turşunu kurmamıza az kalmış, sen hâlâ naz yapıyorsun! İnci Hanım, lütfen biraz hızlanın ama rica edeceğim beni de geçmeyin!" Gülüşmeler, şakalar geride kalırken kalbimde bambaşka bir gürültü kopmaya başladı. Heyecanlıydım, hem de nasıl... Ama bu heyecanın arkasına sinsice gizlenmiş devasa stres kütlesi vardı. Bu yaşıma kadar uçağa hiç binmemiştim. Şehirler arası yollarda ya otobüsün cam kenarında hayallere dalmış ya da arkadaşlarımla direksiyon sallayarak yolun tozunu yutmuştum. Zaten seyahatim bir elin beş parmağını geçmezdi. Şimdi ise demir yığınının içine girme fikri göğsümün tam üzerine ağırlık gibi çökmüştü. Kapalı alan korkusu mu demeliydim buna, yoksa istediğim an "İnecek var!" diyememenin getirdiği
1000Kitap
... Suçluluk duyuyorum gitmek zorunda olmaktan, büyük bir ihanetin eşiğindeyim sanki; hain gibi hissediyorum kendimi. Hemen aklıma dedem geliyor. Yıllar önce, ailemin zor bir zamanında yüksek lisans için başvurduğum ve kabul gördüğüm Münih Teknik Üniversitesi'ne gitmekten vazgeçmeyi düşündüğümü söylediğimde usulca yanıma oturup, ellerini dizlerime koyup, sakin ve sıcacık sesiyle şöyle demişti, bugün bile hatırlarım: "Üzülme evlat! Her çocuk yaşamak ve kendi hikayesini gerçekleştirmek için ailesine ihanet etmek zorundadır. Bu hep böyleydi, böyle de gidecek." -yenilerden🌼- Eylem Erdem Şengör
Duygu,Düşünce
Sessizce izlenir duygu,düşünce, Her biri görünür içe inince. Zihin bir araçtır,sunar geçmişi, Düşünce zihinde izler her işi. Geçmişten kalanlar duygu eseri, Tatları iletmiş her bir değeri. İnsan da düşünür,görür zihni, Zihnin içinde kalmış tadın kendini. İnsan baktığında içte olana, Yol alır usulca hakikat,şuura. Ne isim aranır ne de ki suret, Özünde kaybolur kurulmuş hasret. Bir damla misali ummanda erir, Sessizlik içinde kendini bilir. Söz bittiği yerde var olur bu hâl, Orada kaybolur korku ve hayal. Sözler açılırsa bir isim gibi, İşaret,vurguya döner her biri. Tanımlar çözülüp öze bürünür, Bakan,bakılan da içte görünür. Yalnız bunu görür sözleri çözen. İzlerken olanı anlayıb,bilen. İçinde açılır zamansız kapı, Gerçeğe dönecek vardığı yapı.
Sadece geçip gitmek istiyorum. Usulca, acısız ve hatırlanmadan.
Reklam
Reklam