8/10
·232 syf.··
2026 140. kitabı
Küçük Yerler #okudumbitti Tamam bu bir çocuk kitabı… ama ben neden ışığı kapatamıyorum? Bu, Katherine Arden’dan okuduğum ilk kitaptı ve daha ilk sayfalarda “tamam, bu yazarın kalemi bana göre” dedim. Dil hem akıcı hem de atmosfer kurma konusunda inanılmaz güçlü. Özellikle o sonbahar serinliği, sis, çiftlik kokusu, ıssız yol hissi… Kitabı okurken sanki montumu giyip o tarlaların içine ben girmişim gibi oldu. Hikâyenin en sevdiğim tarafı “kitabın içinde kitap” kurgusu oldu. Ollie’nin eline geçen o ürkütücü hikâye, sadece bir arka plan değil; adım adım gerçekliğe sızan, gerilimi sürekli diri tutan bir şey. Bir noktadan sonra “tamam artık bu tesadüf değil” diyorsun ve sayfaları daha hızlı çevirmeye başlıyorsun. Hele o çiftlik gezisi… masum bir okul etkinliği gibi başlayıp, kısa sürede “ben olsam şu an çığlık atıp koşardım” seviyesine çıkıyor. Ollie’yi ayrıca çok sevdim. Klasik “kahraman çocuk” gibi değil; kırılgan, içine kapanan, kafasının içinde yaşayan, ama iş ciddileşince cesaretini bir şekilde toparlayan biri. Onunla birlikte korkuyorsun, şüpheleniyorsun, bazen “hayır hayır oraya girme!” diye içinden bağırıyorsun. Ayrıca yanına katılan iki çocukla kurulan o küçük ekip dinamiği de çok tatlıydı; hem gerilim var hem de dostluk duygusu hikâyeyi yumuşatıyor. Ve evet… korkuluklar. Ben korkuluklara “süs” gözüyle bakıyordum. Artık bakmıyorum. Kitap bence en etkileyici yerini “henüz tam bir şey olmadan önce” yakalıyor: sanki tehlike kenarda bekliyor, görünmüyor ama var. Bu belirsizlik hissi, ortaokul seviyesinde bir hikâye için bile fazlasıyla başarılı. Bir de kitabın altında usulca akan başka bir tema var: yas ve kayıpla baş etme. Asla ajitasyona kaçmadan, çocuk dünyasının içinden, doğal bir şekilde veriyor bunu. Ollie’nin kitaplara sığınması, bazı şeyleri görmezden
Küçük YerlerKatherine Arden · Olimpos Çocuk Yayınları · 202528 okunma
Yorumm
10/10
·496 syf.··
Beğendi
·
2026 16. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 12 Nisan 2026 22:49
KALP SONUNU KENDİ SEÇER Yazarı: Payell Yayınevi: Parola Sayfa Sayısı: 496 Merhaba. Payell'den yine güzel bir kitabın yorumuna başlıyoruz... Ruken Kara; Turgut Kara'nın tekne kazıntısı, Karahan'ın son sabır testi, ablalarının küçük kardeşi Nazlı'nın minnak görümcesi... 28 yaşında teknoloji şirketinin ceosu aynı zamanda MİT için çalışan bir mühendis. Kenan isminde bir sevgilisi var çoğunluğu arkadaş olarak geçirdikleri yılları ile uzatmaların oynandığı bir dönemdeler. Oğuzhan Kara; Vatan için çalışan bir diplomat, MİT çalışanı aynı zamanda dünyaca ünlü bir şirketin gölgeler arasındaki sahibi. Hayatta sahip olduğu iki canlı onun dünyasıdır. Annesi ve kızı Leyla dışında hayatında bir kadın yoktur. Rusya da görevde iken çözülmeye yakın iken Türkiye ile iletişime geçer ve ülkeye temelli dönüş yapar. Ruken yıllar önce yurtdışına gitmesine izin verdiği Kenan'ın ülkeye dönmesi ile bir ilişki için adım atmaya karar verdikleri sırada MİT'ten gelen haber ile kendisini Ankara'da bulur. Görev süresince Oğuzhan Kara isimli mühendis ile aynı evde kalıp S400 lerin kodlarını yazacaktır. Bu süreçte Kenan'dan uzak kalması en çok abisi Karahan'ı memnun eder. Karahan'a göre Kenan kardeşini gerçekte sevmemektedir. Kadın erkek ilişkisinden çok arkadaş olarak takıldıkları için durumu kavrayamadıklarını fark etmiştir. Kardeşinin üzülmesini istemez. Ha bu arada Ruken görev içeriğini sakladığı için abisi Oğuzhan'ı bilmiyor. Kod yazım aşamalarında birbirlerinin karakterlerinden hoşlanmaya başlarlar. Ruken, Kenan için kendini Oğuzhan'dan uzak tutar, Oğuzhan ise Kenan'ın sevgilisi olduğunu düşündüğü için Ruken'e gitmez. Kenan ise Ruken'in Ankara'dan gitmesi ile kendini aile şirketindeki işlere verir. Bu sırada ortak iş yaptıkları bir kadın dikkatini çeker. Hazal; Ruken'in yılın başarılı ceo
1000k
Kalp Sonunu Kendi SeçerPayelll · Parola Yayınları · 202560 okunma
Reklam
Kendi Sessizliğine Akan Bir Adamın Hikayesi
Puan vermedi·224 syf.··
Beğendi
·
2026 16. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 17 Nisan 2026 10:13
Büyük Irmaklardan Bile, Güray Süngü’nün kendine has o nahif ve yer yer ironik diliyle kurguladığı, merkezine yabancılaşma ve aidiyet sorununu alan bir romandır. Kitabın özetini ve ana eksenini şu başlıklarla daha net görebiliriz: 1. Karakter ve Arayış Romanın kahramanı, modern dünyanın içinde kendini bir yere ait hissedemeyen, zihnindeki seslerle ve geçmişiyle sürekli hesaplaşan biridir. Hayatın sıradanlığına, alışılmış kalıplara ve insanın üzerine yapışan toplumsal rollere karşı sessiz ama derin bir itirazı vardır. 2. "Geri Dönme" Çabası Kitabın temel izleklerinden biri, insanın "saf" olduğu döneme veya asıl olduğu yere dönme arzusudur. Ancak yazar, bu dönüşün imkansızlığını ve her arayışın aslında yeni bir kayboluş olduğunu vurgular. Kahraman, büyük ırmaklar gibi akıp gitmek isterken, aslında kendi durgun sularında boğulmaktadır. 3. İçsel Monologlar ve Dil Kitap, klasik bir olay örgüsünden ziyade karakterin zihninin içinde geçer. Güray Süngü burada: Melankoliyi: İnce bir mizahla harmanlar. Yalnızlığı: Bir ceza değil, bir keşif alanı olarak sunar. Metaforları: Başlıktaki "Irmak" gibi, akışın içinde durmaya çalışmanın sancısını anlatmak için kullanır. 4. Temel Mesaj Güray Süngü bu eserinde; çocukluğun masumiyetini, yetişkinliğin hayal kırıklıklarını ve insanın "kendisi olma" çabasını incelikli bir dille anlatır. Kitap, sıradan gibi görünen anların ardındaki derin anlamları, ironi ve hüzünle harmanlayarak modern insanın iç dünyasındaki o büyük, bazen de taşan "ırmakları" keşfe çıkar. Özetle: Kendi iç sesini arayan bir ruhun, hayatın sert gerçekleri ve naif hatıraları arasında mekik dokuyan içsel yolculuğudur. Romanın özü; insanın dünyadaki yerini bulma çabasının, aslında insanın en büyük trajedisi olduğudur. "Büyük ırmaklardan bile" daha coşkun akan şeyin
Büyük Irmaklardan BileGüray Süngü · Ketebe Yayınları · 2022509 okunma
8/10
·288 syf.··
2026 85. kitabı
Mola #okudumbitti Bu kitap gerçekten adının hakkını veriyor. Çünkü sayfalar ilerledikçe, Şafak’ın nefesi daraldıkça benim de içimde bir yer “dur artık” diyordu. Ve o “dur” deyişi, sadece karakterin değil, okurun da omuzlarından yük indiren bir şeye dönüşüyor. Şafak dışarıdan bakınca “tamam” görünen bir hayatın içinde, içeride yavaş yavaş tükenen bir kadın. Panik ataklar, kaygı, depresyon… Ama kitap bunları dramatize etmek yerine yaşayan bir insanın gündelik gerçekliği gibi anlatıyor. “Bunu ben de hissettim” dedirten o tanıdıklık. Bazen kimseye anlatamadığın bir sıkışma olur ya, hani “iyi görünmem lazım” diye üstünü örttüğün… İşte kitap o örtüyü usulca kaldırıyor. Sonra Kaş… Şafak’ın “Ela” olarak yeni bir hayata adım atması, bende “her şeyi bırakıp gitmek” romantizmi değil de kendini kurtarmak için alan açma cesareti gibi durdu. Yeni kimlik, yeni düzen, daha sade bir hayat… Kitap “kaçınca her şey çözülür” demiyor. Orada nefes alıyor, toparlanıyor, kendini yeniden duyuyor; evet. Ama asıl mesele, insanın nereye giderse gitsin kendi içini yanında taşıdığını hatırlatması. O yüzden hikâye bana çok “gerçek” geldi. Yan karakterler de ayrı bir sıcaklık katıyor. Kaş’ta karşılaştığı insanların her biri, Şafak’ın içindeki kırık yerlere farklı bir yerden dokunuyor. Birinin sakinliği, birinin şefkati, birinin hayatı umursamaz gibi görünen ama aslında derin tarafı… Ve Özgür… Onun gelişi kitapta “aşk gelsin her şey düzelsin” kolaycılığı gibi değil; daha çok Şafak’ın kalbinin hâlâ çalıştığını fark etmesi gibi. Bazen bir insan, sana sadece “yeniden hissedebilirsin”i hatırlatır ya… Öyle. Yazarla ilk tanışmamdı ve kalemini gerçekten sevdim. Dili akıcı; ama asıl etkisi, bazı cümlelerin insanın içine usul usul yerleşmesi. Okurken birkaç yerde durup “ben bugün kendime ne kadar iyi
MolaGüldem Şahan · Eksik Parça Yayınları · 202620 okunma
Puan vermedi·336 syf.··
2026 14. kitabı
#arkakapak "Misafir odasına girme." Parmak uçlarıyla kapıya dokunurken Douglas Garrick'in yüzü gölgelendi. "Karım... çok hasta." Muhteşem çatı katı dairelerini gezmeye devam etsek de kapalı kapının ardındaki kadın hakkında içime korkunç bir his dolmuştu. Fakat bu işi kaybetmeyi göze alamazdım, en karanlık sırrımı güvende tutmak istiyorsam olmazdı. Geçmişim hakkında sorular sormayan bir işveren bulmak çok zordu. Bu yüzden Garrickler mucizevi biçimde beni şehir manzaralı çatı katı evlerini temizlemek ve ışıl ışıl mutfaklarında yemek yapmak üzere işe aldıklarında şansıma şükrettim. Bir müddet orada çalışabilir, istediğimi elde edene kadar sessiz kalabilirdim. Neredeyse mükemmeldi. Fakat girmemin yasak olduğu misafir odasının içini hiç görmemiştim. Bayan Garrick'le hālā tanışamamıştım. Ağladığını duyduğumdan emindim. Çamaşırları yıkarken beyaz geceliklerinin yakasında kan lekeleri buluyordum. Bir gün dayanamayıp kapısını tıklattım. Kapı usulca aralandığında gördüklerim her şeyi değiştirdi... İşte o zaman bir söz verdim. Ne de olsa bunu daha önce de yapmıştım. Kendi sırlarımı güvenle saklarken Bayan Garrick'i koruyabilirdim. Douglas Garrick yanlış yapmıştı ve şimdi bu yanlışın bedelecekti. Asıl soru ne kadar ileri gitmek istediğimi... Bu yazarın kalemini ve kitaplarını o kadar çok seviyorum ki. Yazarın ilk sakın yalan söyleme kitabını okumuştum. Şimdi ise hizmetçi serisinin 2.kitabını bitirdim. İlk kitaptan sonra Millie karakterinin ne yapacağını merak ediyordum. Karakter resmen attığı adımda tehlike saçıyor ve belaya sürükleniyor. Nerede yasak dahil olmaması gereken olay veya bir şey varsa hep orada. Ne kadar yardım etmek için dahil olmaya çalışsa da hep başı derde giriyor. Her zamanki gibi yine temizlikçi olarak girdiği bir evde kapalı kapılar ardında hiç görmemesi
1000Kitap
Hizmetçinin SırrıFreida McFadden · Olimpos Yayınları · 20237,4bin okunma
Zamanın, Hafızanın ve Varoluşun Senfonisi
10/10
·3148 syf.··
Beğendi
·
2026 12. kitabı
·
49 günde okudu
·
Okunma: 09 Mart 2026 19:34
Bazı eserler vardır ki, kapağını araladığınızda yalnızca bir kitaba değil, kendi içine katlanan, sınırları belirsiz bir evrene adım atarsınız. Marcel Proust’un yedi ciltlik anıtsal eseri Kayıp Zamanın İzinde, tam da böyle bir başyapıttır bana göre. Bu devasa anlatı, bir okuma eyleminden ziyade, insanın kendi içsel arkeolojisine doğru çıktığı uzun, zahmetli fakat bir o kadar da büyüleyici bir kazı çalışmasıdır. Bir okur olarak bu metne dalmak; akıntıya karşı yüzmeyi bırakıp kendini zamanın o büyük, yavaş ve derin nehrine teslim etmeyi gerektirir. Kaleme alacağım en uzun incelemelerden birisi olacak hiç şüphesiz. Dile kolay: 3148 sayfa! 49 gün! Öncelikle bu görkemli edebi katedralin koridorlarında gezinirken hissettiklerimi ve eserin ruhumda bıraktığı izdüşümleri, daha sonra da 7 ciltlik eserin her bir cildine yazmış olduğum incelemeleri paylaşacağım. O halde başlayalım! Proust’un evreninde zaman, akıp giden ve yitip kaybolan bir düşman değil; yontulması, katmanlarına ayrılması ve nihayetinde fethedilmesi gereken bir maddedir. Yazar, daha önceki incelemelerde de paylaştığım meşhur "madlen keki" metaforu üzerinden zihnimize şu sarsıcı gerçeği fısıldar: Geçmiş asla tam anlamıyla geçmemiştir; kokuların, tatların, melankolik bir melodinin ya da eski bir parke taşının kıvrımlarında sessizce pusuya yatmış, uyandırılmayı beklemektedir. Eseri okurken, yazarın anılarıyla birlikte kendi "istemsiz hafızanızın" da tetiklendiğini, zihninizin derinliklerinde çoktan unuttuğunuzu sandığınız yüzlerin, ışıkların ve tatların usulca yüzeye çıktığını hissedersiniz. Proust okumak, bir nevi kendi geçmişinizle de yüzleşmektir. Bu yüzdendir ki Proust’un dili, sabırsız ruhlara veya modern çağın hızına alışmış zihinlere göre değildir. O, bir cümlenin içine koca bir ömrü, bir duygunun en ince
Kayıp Zamanın İzindeMarcel Proust · Yapı Kredi Yayınları · 2024746 okunma
Reklam
Reklam