Vatan, millet, bayrak aşkımız sorgulanamaz
Futbolla çok ilgilenen birisi değilimdir ama milli maçları olabildiğince takip etmeye çalışırım. Az önce milli takımımızın Dünya Kupası' na uğurlanışına denk geldim göğsüm kabarmadı değil nasıl bir aşksa bayrağını vatanını sevmek her şeyden üstün oluyor. Gururdan göklere kadar çıkıyoruz resmen. İyi ki bu vatanın evladıyım her zaman da bununla övünebilirim.
Türkiye gerçeği!
Göz görüyor ama, kendi çıkarı, devlet ve millet çıkarından üstün olanların sayısındaki çokluk nedeni ile hukuken de elden bir şey gelmiyor.
Reklam
Ruh Hastaları
Hiçbir ırk.. Bir diğerinden.. Daha asil.. Yada.. Üstün değildir.. Çünkü hiç kimse.. Irkını.. Seçememiştir.. İnsanlık.. Tek millet.. İki türdür.. İyiler.. Kötüler.. İnsan topluluklarının.. Ezelden beri.. Kendilerine ait.. Dilleri.. Renkleri vardır.. Çok seslilik.. Bu dillerin.. Çok renklilik ise.. Bu renklerin.. Korunmasıyla mümkündür.. Ancak bu ses ve renkleri.. Yarınlara taşımakla.. İnsanlık.. Ulusal eserler.. Evrensel nitelikler.. Kazanabilir.. Halen insanları..
Seçilmiş Tanrılar: Sıradan İnsanları Kutsallaştırma Hastalığı İnsanlık tarihinin en ironik paradokslarından biriyle karşı karşıyayız: Kendi oyumuzla seçtiğimiz, bizim gibi etten kemikten, kusurlu ve sıradan insanları bir anda "üstün varlık" mertebesine çıkarıyoruz. Onlara tapıyoruz, eleştiriye kapalı hale getiriyoruz, hatalarını görmezden geliyoruz. Bu, demokrasinin en büyük aldatmacalarından biri haline gelmiş durumda: "Halkın iradesi" diye diye, halkın kendisi kendi yarattığı putlara köle oluyor. Düşünsene. O yönetici de senin gibi trafik sıkışıklığında sinirleniyor, ailesiyle tartışıyor, bazen yalan söylüyor, bazen rüşvetin tadını alıyor. Ama bir kere koltuğa oturdu mu, etrafında bir kutsallık halesi oluşuyor. TV’lerde "devletimizin başı" diye saygıyla anılıyor, eleştiri yapan "devlete hakaret"le suçlanıyor. Sanki o kişi artık insanlıktan çıkmış, ilahi bir statüye kavuşmuş gibi. Halbuki seçimden önce aynı insan, kapı kapı dolaşıp "ben de sizden biriyim" diye yalvarıyordu. Seçilince mi birden DNA’sı değişti? Bu hastalık, psikolojik bir temele dayanıyor. İnsan beyni otoriteye karşı doğal bir itaat mekanizması geliştiriyor. Binlerce yıllık krallık, imparatorluk ve din gelenekleri, beynimize "güçlü olan kutsaldır" kodunu işlemiş. Demokrasi geldiğinde bu kod silinmedi, sadece format değiştirdi. Artık kral değil, "halkın seçtiği lider" var. Ama tapınma ritüeli aynı: Bayraklar, sloganlar, "büyük lider" methiyeleri, muhaliflere düşmanlık. Farkı yok. Sadece ambalaj daha modern. En tehlikelisi de şu: Bu kutsallaştırma, yöneticilerin kendilerini gerçekten tanrı sanmasına yol açıyor. Eleştiriyi "millet düşmanlığı" olarak görüyorlar. Yolsuzluk yaptıklarında "devlete karşı komplo" diyorlar. Skandallar patladığında "bizi çekemiyorlar" diye ağlıyorlar. Halk da bir kısmıyla buna
TOPAL ASKER Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız! Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız! Bacağımla alay etme pek topal diye. Bir sorsana o topallık nerden hediye ? Sen Şişli’de dansederken her gece, gündüz Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık; Siz salonda dansederken bizler savaştık. Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız, Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız! Olan işler dimağını azıcık yorsun! Biliyorum elbisemle eğleniyorsun; Biliyorum baldırını o kadar nazla Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden… Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal… Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al: Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz! Ey gözünün rengi bana yabancı güzel, Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel! Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
Yeni Bir “Diriliş” Mümkün mü?
💼Bütün dünyanın “uygarlık krizi” yaşadığı bir dönemde, insanlık “yeni bir yol” arayışıyla karşı karşıyadır. Sezai Karakoç’a göre bu yeni yolun mimarı “diriliş insanı” ve ondan peyda olacak nesil “diriliş nesli”, o eşsiz neslin kuracağı toplum “diriliş toplumu” ve ortaya koyacağı uygarlık da “diriliş uygarlığı” olacaktır. Türkiye’de İslami oluşum, yapılanma ve hareketlerin fikir cephesi daha çok edebiyat üzerinden yürümüştür. Değişik mecralarda yayımlanan yazılar, yazılan şiirler, basılan kitaplar, çıkan dergi ve gazeteler bir tohumlama vazifesi görmüş ve yeni kuşakların filizlenmemesine katkı sağlamıştır. Daha çok da çıkarılan dergiler bir dönem “Ocak” vazifesi görmüştür. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su, Nurettin Topçu’nun Hareket’i, Sezai Karakoç’un Diriliş’i, Nuri Pakdil’in Edebiyat’ı bu dergilerin bir kısmıdır. Öyle ki bazı oluşum ve hareketler bu isim ve dergilerle anılır olmuşlardır. Bu çerçevede zaman zaman yurdun değişik yerlerinde verilen konferans ve buluşmalar ise gençlerin bilinçlenmesine katkı sağlamıştır. 1970-1980’li yıllarda bu isim ve dergiler çevresinde kartopu gibi gelişip boy atan akımlar, oluşumlar, hareketler ve yer yer siyasi yapılanmalar 2000’li yıllara gelindiğinde artık toplumun, devletin beslenme damarları haline gelmişlerdir. __Geriye dönüp baktığımızda ise bu edebi ve fikri yayınların-oluşumların ekseriyetle kendi döneminin koşullarına göre bir gelişim gösterdiklerini görürüz. Bu nedenle söz konusu şahıs, yayın ve fikirleri değerlendirirken kendi dönemlerinin iklimini göz ardı etmemek gerekir. Bu tür yazar, şair, edebiyatçı ve fikir insanlarının ortak yönü; edebiyat, şiir ve sanatlarını yaşadıkları dönemin ihtiyaçlarına göre kullanmış olmalarıdır. Yine bu şahsiyetlerin hepsinde bir dert, dava bilinci vardır ve insanlık adına
Makale|Yazı
Reklam
Reklam