{ Dayak Arsızı }
Her kitap bilinmez kapılara, yollara götürür; ben tamı yaşadım galiba bu kitapla. Sadece içime isli buğular bırakan bazı hisler var; yaz güneşinde üşüten duygular.. onlardan bahsetmek istiyorum. Ama çok da uzatmayacağım.
Sonuçta, karakterlerin nasıl beni etkisi altına alıp " acaba, acaba olabilir mi böylesine deli ve filozof ruh, acaba böylesine ince ve naiflik ne derece sarabilirdi kişinin çevresindekileri? " vb. sorularımla kimseyi meşgul etmek istemem.
Her kitabın bi' tokat atma şekli vardır. Kimi kitaplar agresif tokatlar atar, yanaklarınızı kızartır, iz bırakır. Kimi kitaplar naifçe çarpar yüzünüze. Suç ve Ceza benim için yeterince beklenmedikti. Ben sona ait büyük bi' çarpışma beklerken ilk yüz sayfada bilmem kaç kez tokatlandım. Ama kaçmadım da, kaçamadım. Gerçeklerin, duyguların; yaşamakta olan bizlerin duyguları ancak -bunu tüm kalbimle söylüyorum- ancak bu kadar "bilen gözlerle" ifade edilebilirdi.
Sevdim ve arsızlaştım.
Ben.. Dostoyevski'nin betimlemelerini, karakterlerini, olayların iç yüzünü nasıl ifade ettiğini, karakterlerin ardından nasıl çılgın ifa'lar yaratmış olmasını çok sevdim. Ama bunlardan kat be kat içime işleyen şey şu oldu:
"İnsan" bizim "sakin" gördüğümüz olayların ardında aslında kendi hayatında cok sürüncemeli, fırtınalı, kendisini uçuran, kaçıran, öldüren pek çok olay yaşar. Ve tüm bunlara rağmen yaşar(!).
Dostoyevski benim ancak korktuğum, karmaşasını kaldıramadığım parantez içindeki ünleme sığdırdığım tüm insani duyguları bu kitabında ortaya koymuş. Çekici olan şey bence şudur; duyguların, hislerin günlük olayların ardına bu kadar ustalıkla, bu kadar insan doğasını, ruhunu bilen bi' şekilde yerleştirilmesi.
Sık sık ben ne okuyorum dedim kendi kendime. Kitapta, olayların içinde, duyguların derdinde o kadar saf, masum