Ben Yahudiyim de ondan. Yahudi'nin gözleri yok mu? Yahudi'nin elleri, organları, bedeni, duyguları, sevgileri, tutkuları yok mu? Aynı yiyeceklerle beslenmiyor mu? Silahla yaralanınca aynı acıyı duymuyor mu? Aynı hastalıklara yakalanmıyor mu? Aynı ilaçlarla iyileşmiyor mu? Kışın soğuğunu, yazın sıcağını bir Hıristiyan gibi duymaz mıyız? Etimizi kesseniz bizim de kanımız akmaz mı? Gıdıklarsanız, gülmez miyiz? Bizi zehirleseniz ölmez miyiz? Bize haksızlık yaparsanız öcümüzü almayacak mıyız?
Ölmek hiçbir şeydi. El Sordo'nun ne ölümle ilgili bir korkusu, ne de kafasında ölümle ilgili bir görüntü vardı. Ama yaşamak, bir tepenin yamacında rüzgârda salınan bir buğday tarlasıydı. Yaşamak, gökyüzünde dolanan bir atmacaydı. Yaşamak, tahılın savrulduğu, samanların uçuştuğu harman yerinde, tozlar içinde duran toprak bir testideki suydu. Yaşamak, bacaklarının arasındaki bir attı ve bacaklarından birinin altındaki karabinaydı, bir tepeydi, bir vadiydi, vadinin uzak kıyısında, kenarında tepelerin ötesindeki ağaçların uzandığı bir dereydi.