RUH KATARAKTI
Böyle bir durum var. Benim 'ruh kataraktı adını taktığım bir durum. Ruhunun gözüne bir perde iniyor. Öylesine güçlü bir perde ki inen, ne yapsan, ne etsen (hoş zaten bir şey yaptığın da yok) gerçekleri göremiyorsun. Görmek istediğin de ruhunun gözünü kaplayan o kapkalın perde.
Hiç aralık bırakmadığın. Hiç asılı olduğu yerden indirip yıkamaya filan, teşebbüs etmediğin.
Bir ameliyatla yok etmeye kalkmadığın.
O perde bir zaruret senin için. Koruyucu kollayıcı bir koza. İçine girip bir ileri, bir geri sallanarak kendini yatıştırdığın bir beşik. Ağzına habire sokup çıkararak lime lime ettiğin, arada bir yanağına dayayıp üstüne çektiğin bir battaniye. Bebeklerin olur ya, bir güvenlik battaniyesi. Kendilerini nerde olurlarsa olsunlar, avuçlarında battaniyelerinin sıktıkları uçları varsa, tamamlanmış hissettikleri. Kendi yerlerinde hissettikleri. Bir mühim güvenlik kalkanı. Tamamiyle onlara ait olan, onların parçası haline dönüşmüş olan, esasında saçma bir 'şey'.
İlişkilerde, özellikle aşk meşk ilişkilerinde, ya da daha gerçekçi
bir tanımlamayla, zamanında aşk meşk ruhuyla başlayıp daha sonra içinden çıkılmaz bir yün yumağına dönüşmüş ikili beraberliklerde, her daim ilgiyle, hayretle ve dahası dehşetle izlediğim bir nevi rahatsızlık bu, RUH KATARAKTI.
Özellikle çiftlerden birinin ruhuna iniyor. Daha ihtiyaçlar içinde olana. Ne pahasına olursa olsun ilişkiden vazgeçmeye niyeti olmayana. Kendisi pahasına ilişkiye dişlerini, tırnaklarını geçirene. Öldür Allah, bizzat kendisini yiyip bitirmekte olan bu ilişkiyi tahliye etmeye asla niyeti olmayana.
Bakıyor. Ama görmüyor.
Görüyor da, perdeyi. Hakikatleri görmüyor.
Artık sevilmediğini, diyelim. İnsan yerine konmadığını. Umursanmadığını. İdare edildiğini, katlanıldığını. Hakiki anlamda asla, istenmediğini.