Bireyselliğin bu kadar önemsenip kabul gördüğü bir dünyada insanın huzur ve mutluluk arayışı beyhude bir çabadan başka ne olabilir?
Egomuz mu büyük dünyamız mı?
Kitabı bitirdikten sonra bu soruyla başbaşa bırakmayı başarıyor bizleri Freud
İnsanın kendisiyle, doğayla, ve diğer insanlarla ilişkisine baktığımızda egomuzun hayatımızı şekillendirmede ne kadar etkili olduğunu üzülerek görmekteyiz. Öyleyse hoş geldin huzursuzluk.
Bedenimizin efendisi değil de emanetçisi olduğumuzun farkına vararak yaşama şansına ne kadar sahip olabiliriz? İç güdülerimiz ve arzularımız buna ne kadar izin veriyor?
Bedenimizle olan ilişkimiz doğayla olan ilişkimize benzerliği tesadüf olmasa gerek.
İnsanın hayatta kalmak için temel ihtiyaçları karnını doyurmak için yemek yemesi ve geçici esrimeye sahip olabilmesi için cinselliğin tatmini.
Peki dinin bu konularda göstereceği bir yol, önereceği bir tavsiye gerçekten yok mudur?
Semavi dinlerin kendisi değil o dinleri temsil ettiğini sanan çöp yığınlarına kulak verecek olursak, varacağımız yer bakma görme hissetme olacaktır. Doğamıza tabiatımıza ne kadar ters değil mi?
Ülkemizde son yıllarda pedofili ve benzeri vakaların neden artış gösterdiğini anlamamızı kolaylaştırıyor maalesef
Duygularımızı dönüştürmek yerine bastırmayı tercih ettiğimiz sürece bu yaşadığımız iğrenç olayların artış gösterdiğine üzülerek şahit olacağız.
"Ruhsal yaşamda bir kere oluşmuş olan bir daha yok olmaz, bir şekilde varlığını sürdürür ve uygun şartlar söz konusu olduğunda, örneğin yeterli bir geriye gitmeyle yeniden ortaya çıkarılabilir"
Bir zen hikayesi vardır bilir misiniz?
Genç rahip ve yaşlı rahip nehrin karşı kıyısına geçmek üzere nehir 'e doğru gelmektelerdir. Vardıklarında karşıya geçmeye cesaret edemeyen genç bir kızın orada olduğuna şahit olurlar. Yaşlı