o kesinlikle şarabı tercih ederdi.
daha herhangi bir satırıyla tanışmamış iken serinin favorim olacağını düşünüyordum fakat kitabın ilk sayfalarında “bu mu gerçekten?” dedim, inkar edemem. ama evren kendine öyle bir çekti ki bırakamadım. dex’in basım ve çeviri aptallığını bile görmezden geldirdi bana distopyası. (büyüksün Elfhame)
lafı açılmışken konuşalım biraz, Elfhame;
faniler, periler, su halkı olarak periler, orman ruhlular, goblinler ve daha nicesiyle çok güzel bir distopya.
(her ne kadar ismini ve ne olduğunu bilmediğim yaratıkları okurken açıklama kısmına bakmaktan yorulduysam da bayıldığım bir şey.)
J Maas’ın Acotar serisinde de peri halkını okumuş biriydim ama bence çok farklı hissettiren bir evren.
(birde Acotar konusu açılmışken iki seride de olan “periler yalan söyleyemez.” düşüncesine yorumumu söylemek istiyorum, açıkçası bu seride de sadece bir palavradır diye düşünüyordum ama şu ana kadar öyle bir yalanlama çıkmadı Acotarda sadece bir yalandı ama bu seride gerçekten söyleyemiyorlar sanırım.)
kitapta faniler dünyasının günümüz ile hiçbir farkı olmayışının beni rahatsız edeceğini ne kadar düşünsem de saçma bir şekilde rahatsız olmadım genelde fantastikte dijital dünya hiç sevmem. ama burada yemek kültürü farkı ve oraya vurulan detay hoşuma gitti nedensizce.
-
kitabın baş karakterleri hakkında konuşmak istiyorum biraz.
Cardan Greenbriar, namıdiğer Zalim Prens.
kitabın başında hiçbir şekilde aklım almadı sevildiğine dair şeyleri.
bu karakterin neresini sevip, samimiyetine alışmışlar falan dedim gerçekten nefretten kendimi alamadım hatta sevgimin ilk kitap sayesinde geldiğini düşünmüyorum ilk kitapta Cardan’a dair pozitif düşüncelerim Jude’a bir şeyler anlatma çabasıydı her ne kadar sonradan fark ettiyse de.
yine de çok detaylı bir karakter ve bence
Zalim PrensHolly Black · Dex Kitap · 20182,323 okunma
fazlasıyla geciktirdiğim cümlelerim için af diler ve sizlere, denizden korkan beni bile en derinlerine götürüp bayıldığım bir distopyayla karşılaştıran bir kitaptan bahsetmek isterim.
ama öncelikle demek istediğim bir şey var;
bu yazı benim için bir inceleme değil, kitabın bende yaşattığı duyguları bir şekilde kaleme alma isteğim sonucu çıkan kelimeler.
ve bizlerle birlikte umutla dolu yolculuğa çıkacak yeni yoldaşları teşvik etme yazısı. uzatmadan geçelim.
pek spoiler içereceğini düşünmüyorum.
ben bu kitabı okurken hiç bağlanacağımı aklımdan bile geçirmediğim detaylara ve karakterlere bağlandım.
bence çoğu insanın içindeki umut dolu geminin iskeleye bağlı iplerinin düğümünü çözmesi için ondan önce adım atıp içindeki cesareti ortaya çıkarması lazım. Lunu’nun kitaptaki görevi tam olarak böyleydi bence.
o, umutsuzlanmaya başlayınca geminin alt bölgesine su dolmaya başlıyor gibi hissettiriyordu.
yine de su dolmaya başladığında Beau ne yapar, ne eder, kendi canı uğruna kurtarırdı gemiyi.
ben açıkçası kitaplardaki karakterlerin kusursuz, her yönden mükemmel oluşu taraftarı değilim ve okurken keyif de almıyorum.
burada bir şekilde karakterler, onları kusurlarıyla sevmemizi sağlıyor ve çok hoşuma giden bir yanı.
Övgü o kadar güzel yazmış ki elimde olmadan oldu her şey.
kitabın evreninden biraz bahsetmek istiyorum.
girişinde küçük bir soruyla:
sizden geride kalanların yaptıklarının bedelini siz hayatınız boyunca bir kaya grisi’nden başka bir şey görmeden ödüyorsunuz.
ya da onlar yüzünden hayatınız boyunca bir korsanın ayakçılığını yapmak zorunda kalıyorsunuz. sizce hangisinin asıl Tanrı olduğunu bilmediğimiz o Tanrılar adil mi?
merak etmeyin, tanrıları bilemem ama onların bedeli yıllar önce deniz tarafından alındı. sizler sadece bahtsız kaderlilersiniz.
buna nasıl vardın
aslında seri için yazıyorum bu yazıyı ama vol.3 benim için çok başkaydı, onu seçmek istedim bu yüzden.
doğrusu kitaplar ve olduğum ortam pek uygun olmadığı için alıntı bile paylaşamadım, onları da not etmiştim, kesinlikle paylaşacağım. bu yazıyı da vol.3’ü okuduğumdan beri yazmak istiyordum. benim için bir inceleme değil, kitap hakkında duygularımı dile getirmek istemem sonucu yazılan bir yazı. belki başkalarını da okumaya teşvik eder.
şimdiden söylüyorum, asla pişman olmazsınız.
daha çok yaşadığım günlük hayat dışı kitaplar okumayı tercih ederim ama bu gerçek-kurgu karışımı aşırı hoşuma gitti. zaten kurgusu çok güzel ve bitirmeden bırakamıyorsun.
bu arada mangayı shueisha’nın betsuma dergisinde keşfetmiş olsaydım diğer ayı asla bekleyemezdim, tabii bir de japonya’da olsaydım. japonya demişken, yazarın kitaba eklediği küçük detaylar ve matsumoto şehrini hissettirdiği safeliğiyle asla unutmayacağım.
bir kitapta arkadaşlık okumayı çok seviyorum. ne kadar çok naho ve kakeru’nun aşkı birazcık daha üste çıksa da seriyi arkadaşlık üzerine hatırlayacağım. çünkü başta sadece naho, sonra suwa, sonra hepsinin mektupları olduğunu öğrenince aşırı mutlu oldum. çünkü öğrenene kadar keşke onlara da mektup gelmiş olsaydı diye düşünüyordum.
her neyse, kısacası bu seriyi unutmak istemiyorum. sık sık aklıma gelen şeyleri ya da her tekrar okuduğumda buraya bir şey eklemek istiyorum.
filmi daha izlemedim ama aib izlemiş biri olarak en kısa zamanda merakımdan ölmezsem izleyeceğim (bir de müsait olsam ).
keşke incelemeye fotoğraf ekleyebilseydik (ayrı olarak ileti atıcam fotoğrafları.) kitabı okursanız lütfen inceleme ya da herhangi bir yorum yazın çünkü ben neredeyse hepsini okudum, okuyacağım. okurken takakoyu red velvet seulginin 28 reasons looku olarak düşünebilirsiniz bence
Orange, Vol. 3Ichigo Takano · Seven Seas Entertainment · 2019354 okunma
teknik olarak eleştirilecek birçok yönü olsa da, evreni için 7 veriyorum.
spoiler var.
öncelikle kitapta birden çok tür olması aşırı aşırı hoşuma gitti: cadılar, kâhinler, mitolojik varlıklar (özellikle perilerin dönüşmüş formlarının mitolojik varlıklar olması da çok güzel bir resim canlandırdı kafamda), periler, ejderhalar… ve bunları sadece birkaç ayda öğrenip hepsini anında tanıyabilen Arwen??
sonuncuya kadar çok iyi gidiyorduk. bence kitapta değişik bulduğum bir noktaydı kesinlikle zaman algısı. aslında başlangıç fantastiklerinin çoğunda bir zaman sıkıntısı var ve beni cidden çok rahatsız ediyor: karakterin gelişimi için verilen zaman, ilişki dinamiği içinde geçen zaman ve daha birçok konuda… her neyse, konumuz bu değil ama buna da değinmek istedim; bence büyük bir sorun.
“kuşum” kelimesini cringe mi, idare edilebilir mi buldum bilmiyorum ama kitapta beni pek rahatsız etmedi (kuşum ve Arwen dışında bir şey demedi ama olsun). sadece zindanda ilk karşılaştıklarında what did you say? dedim, o kadar.
kitabın sonları hariç olacak olaylar gayet tahmin edilebilirdi. okuması zevkliydi, sıkmadı.
kitabın sonlarına gelirsem de sanırsam yazar, kitap hakkında “ne gibi ters köşeler yazabilirim” diye aklına gelen her şeyi yazdığı ajandasını son 50 sayfada hatırlamış ve yazdığı her şeyi art arda kitaba eklemiş gibi hissettirdi.
biraz da baş karakter Arwen Valondale hakkında konuşmak istiyorum.
güçleri ve Mari ile takıldığı zamanlarda gerçekten zeki bir kız ama konu duyguya gelince… ben böyle salaklaşan karakterlere çıldırıyorum. Kane’den etkilenip onun hakkında düşünmedik şey (tapacaktı resmen çocuğa, tek temasta smut’tan başka bir şey düşünmüyordu) bırakmadıktan sonra “ondan nefret ediyorum” deyip eskiden hoşlandığı kişiyle kaçma planları yaptı?? ve hiçbir şeyi gerçekten
Oniksin ŞafağıKate Golden · Martı Yayınları · 2024126 okunma