Hermann'a el salladı, o da çapasını kaldırarak karşılık verdi. Alfred'in yanına gelip onunla konuşmasını bekledi, ama o gelmedi. Çıkış kapısına doğru ilerleyerek gözden kayboldu. Alfred on adam gücünde hissediyordu kendini. Hayatı boyunca yiyerek, içerek, severek, arzu duyarak ya da beceri kazanarak değil de, uyuyarak güçlenmişti hep. Bunu asla anlayamamıştı. İnsan soyunun karanlıklarını keşfetmek için hayatı boyunca mücadele ederek umutsuzluğa kapılmış, çaresizliğe düşmüş de olsa, uykusundan uyanınca hep kendini savaşa hazır hissediyor; sıkıntı, hüzün, korku ve deliliğin yok olduğunu görüyordu. Sanki içinde bir şey -beyni değil- ondan daha iyi bir şekilde düşünmeye devam ediyor, ona kesin bir şey söylemese de, Alfred kendini, uyumadan önce bulunduğu yerden daha ilerlemiş gibi hissediyordu. Bazen intihar edip acılı çelişkilerinden sonsuza dek kurtulma düşüncesiyle uykuya dalıyordu, çünkü kendini rüzgâra ve sise karşı boş yere savaşan biri gibi hissediyordu; ama sonra vadesi dolana kadar, son anına kadar yaşamaya karar vermiş bir halde uyanıyordu. "Çünkü yeterince uzun süre düşünürsem anlamak zorundayım," diye düşündü. Çalıların dibindeki derin, tatlı uykusundan, daha derin ve daha tatlı uyanık gecesinden, çılgınca, beceriksizce çabalama gayretinden sonra, dünyanın aslında cennet olduğunu anladı. Ne Valhalla, ne Kahramanların Cenneti ne de ebedi doğaüstü bir saadet bu Alman tabiatını ve üstünde yürüyen Alfred'i değiştiremezdi. Uzandığında mutluydu, Şövalye'nin anlattıklarıyla aklında yanan ışıktı onu mutlandıran ve şimdi uyandığında, ona asla doğrudan bir mesaj vermeyen, ama daima güçlü ve umutlu olan gizli aklının her zamanki gibi ileri atıldığını hissetti.