"gönlümde bir acı var, adını bulamadım;
kırık gibi kanadım!
bir şey mi kaybettim, ne? ellerim bomboş gibi..
bir yakuttan kadeh ki varlık çatlamış gibi..
ses mi, çiçek mi desem;
ışık mı, renk mi desem;
sanki, geçtiğim yolda bir şey unuttum!…”

Yalnız - Şükûfe Nihal Başar

Ömer mi Sefa Aslan, Aylak Adam'ı inceledi.
15 dk. · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 9/10 puan

"Aylak olmak da zor iş!"
Çok zor sayın C, çook!

Bir yazar düşünün ki üniversite hocaları; Reşit Rahmedi Arat, Halide Edip Adıvar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Caferoğlu, Ali Nihat Tarlan, Fahir İz gibi mükemmel kalemler olsun. Onların etkisinde kalsın, onlardan ilham alsın... Karşınızda Yusuf Atılgan! 1921 Manisa doğumlu, edebiyat bahçemizin apayrı bir çiçeği. Küçüklükten gelen bir edebiyat aşkı, hayranlığı ve merakı ile hikâyeler yazan yazar; "Evdeki" adlı öyküsüyle, Tercüman gazetesinin yaptığı yarışmayı birinci olarak kazanmış. Kazanmış kazanmasına da, ödül falan da almamış çünkü hikâyeleri okunsun yetermiş Atılgan'a göre. Böyle başlamış yazarlığa...

Aylak Adam kitabının karakterleri aslında hepimiz... Bir Aylak var, ismi C. Atılgan "C" demiş ona, devamına lüzum görmemiş. Bu C abi hayatını miras kalan para ile rahat mı rahat sürdürüyor... İş derdi yok, çalışmayı sevmiyor, para derdi yok, yani abimizin hiçbir sıkıntısı yok(tam istediğim hayat). Biz kıskanırız bu C abiyi, ama aslında göründüğü gibi de değil hani. Maddi sıkıntısı olmayabilir de manevî sıkıntısı olmayacak değil ya. Yalnız kalmış, farklı, yapmacık olmayan; samimî ve biraz da huysuz olduğu için değişik bir adam bu C. Hayatını değiştirecek, ona bir yaşama anlamı kazandıracak kadını arıyor... Ama dedik ya, Aylak işte. Nasıl bulsun?

Aylak Adam, 1958 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü'ne katılmanın son saati başvurulmuş bir roman. Jüri; Halide Edip Adıvar, Sabahaddin Eyüpoğlu, Azra Erhat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Vala Nureddin, Haldun Taner ve Cevad Fehmi Başkut'tan oluşuyor. Roman ikincilik ödülünü alsa da Yusuf Atılgan için ayrı bir yeri vardır. Çünkü bundan sonra hayatını devam ettireceği kişi ile tanışır; Ankara Devlet Konservatuarı öğrencisi ve henüz 17 yaşındaki Serpil Gence, roman kahramanlarından “B”yi kendine oldukça yakın bulur. Mektup yazar Atılgan'a ve sonrası görüşmeler başlar. 14 yıllık bir ilişkiden sonra evlenirler ve mutlu son. Bu evlilikten olan çocuğuna pek düşkün olan Atılgan, onun geleceğini düşündüğü için bazı yayınlarda çevirmenlik ve redaktörlük yapar. Yazdığı birçok eser bulunur ve hepsinin de özel, apayrı bir hikâyesi-mazisi vardır. Yalnız, Atılgan; önce “İşkence” adını koyduğu “Canistan” adlı romanını tamamlayamamıştır. Tamamlanmasa da bu roman da baskıya çıkmıştır. Yazarımız ise 1989'da, Türk Edebiyatı'na birçok katkı sağlamış, toplumu farklı şekillerde ele alarak yansıtmış olarak dünyaya gözlerini yumar...

Aylak Adam ve diğer romanları Atılgan'ın farklı bir yazar olduğunu zaten belli etse de ben yine söyleyeyim. Yusuf Atılgan çok farklı bir kalemimiz! Bu kalemden mahrum kalmayın, siz de okuyun Aylak Adam'ı...
Keyifli okumalar.

Fesih TASKAYA, bir alıntı ekledi.
21 dk. · Kitabı okuyor

Öyle değil mi? İnsanlar savaş yapmadan da ölmüyorlar mı? Kurtulabilen var mı ölümden?

Besairul Kuran Tefsiri, Ali KüçükBesairul Kuran Tefsiri, Ali Küçük
Hüseyin Altuğ, bir alıntı ekledi.
27 dk.

Gurbet neresidir diyene, O'nun olmadığı yer
diyesim, O'nun olmadığı yer mi var diyene,
kalkıp sarılasım var!

Delilim Yok Kalbimden Başka, Serdar TuncerDelilim Yok Kalbimden Başka, Serdar Tuncer
Tutku kondu, Yine de Amin'i inceledi.
30 dk. · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

'Bizim için yalnız şunu diyebilirdim
İki farklı dilde
Aynı anlama gelseydik
Keşke.'

Kim ne derse desin kadın şairlerin üslubunda farklı bir tat var. Bunu erkek şairlerde yakalayamıyorum. Naiflik mi merhamet mi acının derini mi bilemiyorum ama tıpkı Didem Madak gibi bu şair de içime işledi. Kullandığı kelimelerin o mısrada ne işi var diyorsun ama bütününe bakınca nokta atışı. Özetle çok farklı, içten ve acı.

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
31 dk. · Kitabı okumayı düşünüyor

"Bir çocuğun çalışmasından ne olur?"
Ana hışımla, "uyandırmam" dedi.
"Uyandırmam. Acımızdan öleceksek de ölelim.
Bir çocuğun çalışmasından ne olur?"

Gözleri incecik kolda.
Şimdiye kadar, çocuğun bunca zayıf olduğunun
farkına neden varmadığına şaşıp kalıyor.
"Acımızdan öleceksek de ölelim."
Uzun, örgülü saçını ağzına alıp hırsla çiğnedi.

Aşağıdan kocası bağırdı :
"Gene uyanmadı mı?"
Kadın, okşar, yalvarır bir sesle:
"Ne istersin çocuktan?" dedi.
"Daha parmak kadar. Kemikleri kırılacak, öyle ince işte..."

Koca huysuzlandı :
"Bugün mutlak uyanmalı. Uyanmalı diyorum sana!
Çalışsın, alışmasın tembel. Çocuklukta pişmeli."

Kadın, mırıltı halinde, korka korka:
"Kolu öyle ince ki..." dedi.
Çocuğun başına varıp durdu.
Gönlü bu tüy gibi hafif çocuğu uyandırıp, bu çatır çatır
sıcakta, işe göndermeye razı olmuyordu.

Aşağıdaki huysuz ses : "Uyandır onu," dedi.
"At tokadı. Söz verdik Mustafa Ağalara.
Bu gece yarısı nereden çocuk bulurlar sonra?"

Kadın: "Herif," dedi, "hiç yüreğim götürmüyor.
Bir ince ki... Onun çalışması bizi zengin mi edecek?"

Erkek: "Şimdiden çalışmaya alışmazsa..." dedi.
Kadın çocuğun saçlarını okşadı. Usuldan:
"Osmanım," dedi, "Osmanım, kalk. Yavru kalk. Gün ışıdı Osmanım."

Çocuk inledi. Yavaşça bir yandan bir yana döndü.
Osmanım, yavrum! Gün işiyor..."
Çocuğu omuzlarından tutup kaldırdı.
Öylesine yavaş tutuyordu ki...
Sanki kırılıp dökülecek... Yatağına geri yatırdı.
"Uyanmıyor işte, uyanmıyor. Öldürüyüm mü?"

Hızla çardaktan aşağı indi.
Çardak beşik gibi sallandı.
Erkek köpürdü:

"Allah senin de belanı versin, onun da... Uyanmıyormuş!"

"Uyanmıyor işte napayım!"

Erkek sertçe merdivenlere atladı.
Çardağa çıktı, hınçla çocuğun iki kolundan tutup kaldırdı.
Çocuk, bir tavşan yavrusu gibi, elinde asılı kaldı.
Uyku sersemi çırpınıyor, "ana ana" diye bağırıyordu.
Adam çocuğu çardaktan aşağı indirip kadının önüne atıverdi.
Çocuk avlunun tozları içine serildi.
Kadın çocuğuna baktı baktı:

"Allah kimsenin yavrusunu, kimsenin eline koymasın," dedi.
Çocuğu yerden hızla kapıp bağrına bastı.
Çocuğun gözleri kocaman kocaman açılmış, şaşkınlıkla bakıyordu.
Götürüp soğuk suyla yüzünü yıkadı.
Kendine gelen çocuk: "Ana!" dedi.

"Can!"

"Ağzıma kırmızıbiber mi koydun?"

Bu sırada Mustafa Ağanın arabası gelip evlerinin önünde durdu.

"Osman..."

Osman koşa koşa gidip, arabaya atladı.
Sevinçten taşıyor, türküler söylüyordu.
Ana, Mustafa Ağalara gündeliğe giden Zeynebi bir kenara çekip:
"Kurban olayım Zeynep, Osmanı kolla, çocuk... Bir deri bir kemik..." dedi.

Zeynep:

"Korkma bacı, Osmanı incitir miyim hiç?"

Tarlaya geldiler. Daha gün doğmamış...
Orak makinesinin düzgün sıraladığı desteler çiyli...
Ot ve ıslak ekin kokusu...
Kızağa atı koşup, desteleri yüklemeye başladılar.
Kızakta çift yerine tek at koşulu...
Atın başını Osman çekiyor, kızak dolar dolmaz,
kuş gibi, harmana götürüp getiriyor...

Kızağı yükleyenler arada Osmana takılıyorlar.

"Nasıl, Osman?"

"Yaşa, Osman!"

Osman seviniyor...

Derken, kıpkırmızı bir ateş yuvarlağını andıran güneş karşı dağların ardından çıktı...

Osman, harmanla desteciler arasında mekik dokuyor.
Osman canlı, dipdiri.

Zeynep, ikide bir:
"Ha Osmanım. Aslan Osmanım..." diye Osmanı okşuyor.

Osman kararmış, yüzü biraz daha incelmiş, kocaman gözleri kısılmış...
Gömleğinden de ter fışkırmış...
Sabahki canlılık!.. Şimdi Osman yürürken ayakları birbirine dolaşıyor.
Neredeyse düşüp atın ayakları altında kalacak...
Osman tutuyor kendisini.

Toprak da kızgın demir gibi.
Osman her ayağını basışta bir sıçrıyor.
Bu yüzden yürüyüşü bir acayip.

Kızak gelinceye kadar, desteci kadınlar, ağızları yukarı,
destelerin üstüne, güneşin alnına yatıp yorgunluklarını çıkarıyorlar.
Osman boyuna gökyüzüne bakıyor...
Bir parça bulut...
Bazen bir ak bulut gölgesi, üstlerinde bir an kalıp geçiyor...
Gözler bulut gölgesinin arkasında...

Gün tepede...
Ekin sapları çatırdıyor.
Yarılmış, kızgın toprak, Osmanın ayaklarının altında...
Osmanı habire hoplatıyor.

Canını dişine takmış Osman.
Alttan yanıyor, tepeden yanıyor.
Ciğerine kızgın bir demiri sokuyorlar gibi...
Sıcak... Dünya kamaş kamaş...
Göz açıp on metre ileriye bakılmıyor.

Zeynep deste yüklerken Osmana dönüp baktı.
Baktı ki Osmanın bacakları zangır zangır titriyor.
"Osman," dedi.
"Osman... Osmanım, böyle yaya gidip gelme.
Seni atın üstüne bindireyim."

Kaldırdı atın üstüne koydu. Osman atı sürdü.
Daha bacaklarının titremesi durmamıştı.
At üstünde gitti geldi.
Zeynep uzaklarda deste yapıyordu.
Attan atlayıp Zeynebe doğru yürüdü.
Zeynep:

"Neden atı bıraktın Osman? Ya kaçarsa?"

Osman yanına yaklaşıp elini tuttu:

"Bak," dedi,
"Zeynep teyze, ben büyürsem var ya, sana altın küpe alacağım."

Koşa koşa atın başına döndü.

Sarı Sıcak, Yaşar Kemal (YKY - 1955)Sarı Sıcak, Yaşar Kemal (YKY - 1955)
Ümit aksu, bir alıntı ekledi.
31 dk.

Berlin'de yalnızsınız değil mi? dedi.
Ne gibi?
Yani... Yalnız işte... Kimsesiz... Ruhen yalnız... Nasıl söyleyeyim... Öyle bir haliniz var ki..
Anlıyorum, anlıyorum... Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım... Küçükten beri..
"Ben de yalnızım..." dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: "Boğulacak kadar yalnızım..." diye devam etti, "hasta bir köpek kadar yalnız ..

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin AliKürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali

Uzun bir yolculuğa çıkmak istiyorum. Otobüsün en arka koltuğunda,kafamı cama yaslayıp,kulağımda bir türküyle..
Heybemde hüzün,benliğim de yer edinmiş hayalinle.
Yolculuk boyunca hayalinle sohbet etmek istiyorum,
Merak edeceksin şimdi nereye bu yolculuk diye.
İnan bende bilmiyorum.
Hayaline hüznümden bahsetmek istiyorum. Senden olan ve sana bağlayan hüznümden. Diyeceksin bana hüzün insanı insana bağlar mı diye. Nice aşıklar var; kavuşamamayı seven,beklemeyi seven.. Ben ise hüznü seviyorum. Kavuşamamak,beklemek bunlarda bir hüzün doğurur ama oraya girmeyelim orası ayrı bir konu. Bağlanmak demiştik değil mi? Evet hüznünle sana bağlıyım,senden geldiği için.
Bugünlerde daha da hüzünlüyüm,sonbaharın kasvetli havasından mı yoksa senden mi bilemiyorum.
Gün içinde nedensiz yere mutlu oluyorum sonra neden mutlu olduğumu sorgulayıp mutsuzluğa kapılıyorum.
Sanırım ben mutsuz olmayı seviyorum.
Mutsuzluk mutluluktan daha güzel bence. Mutsuz olunca insan şiirlere sarılıyor bir türkü tutturup diline saatlerce onu mırıldanıyor ve en güzeli de mutsuzluğu derecesinde bol demli bir çay içiyor...
Şimdi yine diyeceksin " be adam nedir bu karamsarlık insan bunları mutlu iken de yapabilir. " haklısında bunlar mutluyken de yapılabilir ama mutsuzlukla beraber bunlar yapılınca daha da anlamlı oluyor..
Çoğu kitapta,yazı da rastladım " sevmeyi sevin " sözüne. Ben ise diyorum ki " mutsuzluğu sevin " eğer mutsuzsanız bir hayatın var olduğunu anlıyorsunuz.

1000 Kitap ailesi, nedir cevabınız?
Biz insanlar neden habire sürekli bir şeyler için koşturup duruyoruz, gerçek anlamda cevabını bilen var mı? Bu nasıl bir sistem, dünyaya hayatımızı kendimizce yaşamaya mı geldik yoksa bu saçma sisteme uydurmak için mi?