Kadın doğulmaz, kadın olunur. Doğum anına kadar varlığın cinsiyeti bir ayrım gerektirmez ama doğum sonrasından itibaren kadın ve erkek arasındaki yaşantı gittikçe farklılaşır. Kadınlara sunulan yaşam, bir yazgının çizgisidir. Bu yazgının çizgisi o doğmadan önce çizilmiş, onu erkeğe bağlı kılmış ve özerliğinden vazgeçmesine neden olmuştur. Çocukluğundan beri aşağı görülen kadının kendisini olumlamasına izin verilmez. Çevresindeki dünyayı anlamasına, kavramasına ve keşfetmesine izin verilmemesi onun özne olarak kendisini olumlamasına izin verilmemesi demektir. Ama kadın kendini nesne haline getirirken bir özne olarak kalmayı arzu eder. Bu yüzden kadının başlangıçtaki özerk var oluşuyla “başka oluşu” arasında çatışma vardır. Kadına yüklenen bu sorumluluklar istediği şeyler değil ondan yapılması beklenen şeylerdir. Kadından kendisini bir özneye değil nesneye dönüştürülmesi beklenmektedir. Kadının bedenini kemiren, kadın olmanın verdiği kaygıdır. Çünkü kendisi olmasına izin verilmemektedir, kendi bedenini içerisinde kendisini aşabilme olanaksızlığı ile savaş halindedir.
Kadın özsel olduğunu kendiliğinden bilir ama kendisini başka olarak gerçekleştiremiyorken nasıl olur da kendi beninden vazgeçebilir? Kadının kurtulmaya çalıştığı kaygı verici ikilem bağımsızlık ya da boyun eğmedir. Yazgısından vazgeçmek ve bağımsızlığını kazanmak bile kadına kendisini kötü hissettirecektir. Çünkü kadınlık yazgısından yoksun kalmaktan korkar. O hala kadın olmak istemektedir ama kendisine sunulanı istememektedir. Toplumun kadın için öngördüğü yazgı evliliktir. Kadın, bir biçimde geçmişiyle bağlarını kopartır ve kocasının dünyasına eklenir, ona tüm kişiliğini artık kocası verir. Kadının bu yazgıdan çıkmak istemesi onun ayıplanmasına, yargılanmasına yol açar. Toplumun kadın üzerindeki