'Ruhlar Evi' bir kadın yazarın salt aşkla, çılgınlıkla ve kendine özgü karakterleriyle biçimlendirdiği 'del Valle' kadınlarının üç nesil boyunca hayatını aktarmıyor sadece; bizi, bu süre zarfındaki Latin Amerika'nın aile hayatına, toplumsal oluşumlarına, yapılanmalarına, kültürel ögelerine, siyasi hesaplaşmalarına ve savaşına da ortak kılıyor. Hala yazar değil de 'kadın yazar' dedirtilen bu düzende Nivea del Valle ile başlayan, onun kızı Clara, onun da kızı Blanca ve Blanca'nın kızı Alba'yla devam eden ve en son Alba'nın da kızının olacağını öğrendiğimiz son kısımda kadınlardan örülü 70 yılı sergilemesinin boşuna olmadığını görüyorsunuz kitapta. Etrafta dolanıp duran tüm erkekleri ise 'figür' kategorisine koymak haksızlık olur tabi, arka planlardaki olayların asıl mimarları onlar hep olduğu gibi.
Söz konusu Latin Amerika olunca büyülü kıtanın büyülü gerçekçilik anlatıcılığını beklememek olmazdı. Tam da beklenildiği gibi yazar olaylar silsilesini Marquez'le yarışır bir ustalıkla anlatıyor. Yeşil saçlı Rosa, büyük büyük teyzesine benzer saç rengiyle Alba bunlardan birkaçı. Fakat en göze çarpan, ruhlarla konuşup olacakları bilebilen, eşyaları yerinden oynatabilen, piyanonun tuşlarını karşıdan çalabilen eksantrik ve canlı karakteriyle Clara. Bir nevi geçmiş, bugünkü ve gelecek ruhların birbirine karıştığı bir düzende karşımıza çıkmamızı sağlayan kitabın merkezindeki söz konusu evi o hale getiren de o. O yüzden ki, kitabın başından ortalarına kadar Clara'nın renkli hayatına ortak olmak çok eğlenceliydi.
Nivea, Clara, Blanca ve Alba, her biri toplumun belli bir döneminin yaşayan tanıkları ve aktarıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Nivea'ya çok az yer verilmesine rağmen kalabalık nüfuslu bir ailenin annesi olarak karşımıza çıkması 20. yüzyılın başındaki dönemin aile yapısına,