Fıkh'a, Müslümanın hayatında "devam etmekte olan süreçlere çözüm bulma" görevi yüklenmesi doğru/sıhhatli değildir. Zira Müslüman, hayatının her aşamasını ve alanını Fıkh'a danışarak oluşturmak zorundadır. Yani Fıkıh sadece "problem çözen" değil, aynı zamanda problem oluşmaması için re'sen başvurulması gereken bir adrestir.
Sünnet-i seniyye bilincimiz büyük ölçüde müsteşriklerin ve onların dümen suyundan giden modernistlerin mesaileri sonucu yara almış durumda. Hadislerden bahis açıldığında hemen aklımıza "uydurma" çağrışımları üşüşüyor. İki kişi aralarında konuşurken birisi bir şey söylediğinde öteki "Bu, Kur'ân'da var mı?" diye soruyor. Sanki bir şeyin "hakikat" olması için münhasıran Kur'ân'da ve o soruyu soran kişinin aklına yatacak şekilde yer alması şartmış gibi!..
Biz insanları "Kur'ân okumaktan" değil, "meal okumaktan" sakındırıyoruz. "Kur'ân okumak" ile "meal okumak" arasındaki fark, "Kur'ân" ile "meal" arasındaki farktan kaynaklanıyor. Meal okuyan kişi, aslında Kur'ân'ı değil, meal yazarının Kur'ân'dan anlayıp aktardığı şeyi okuyor.
Mesele sadece bu değil. En az bunun kadar önemli iki nokta daha var:
Meal olgusunun sınırlı imkânları ve en önemlisi de meal üzerine din tasavvuru inşa etme hastalığı.
Şimdi soralım: Meal okuma eylemini ısrarla savunan kardeşlerimizin büyük bir yekûnu niçin Elmalılı, Ömer Nasuhi Bilmen veya Hasan Basri Çantay merhumlar adına neşredilen mealleri değil de "yenilik" ve "farklılık" iddiasındaki meal yazarlarının çalışmalarını tercih ediyor?
Siz biliyorsunuz ki İslâm Emirliği (Taliban), düşmana karşı Filistindekiler gibi taş ve topaklarla savaşmıyor, aksine onlara karşı Amerikalıların kendilerinden ve müttefiklerinden ganimet olarak ele geçirilen modern silahlarla savaşıyor. Amerikalılara kendi silahlarıyla ezici darbeler vuruyorlar ve her gün Mücahidlerin zaferlerine tanık oluyorsunuz. Amerikalıların kendileri bile Afganistan'da 2.500 askerinin öldüğünü ve on binlercesinin yaralandığını ve psikolojik rahatsızlık içinde olduğunu kabul ediyor.