Yalnız edebiyat alanında değil, tefekkür ve siyaset alanlarında da alanla veren, söyleyenle dinleyen, yaptıranla yapan arasındaki ilişki Yahya Kemal'in belirttiği gibiyse, yani seviyeyi sürüklenenler belirliyorsa başımızı ellerimiz arasına alıp iyice düşünmemiz gerekecek. Türkiye'nin düşünce hayatı bu ülkedeki seçkin düşünürlerin görüşleriyle değil, öne sürülen düşüncelere muhatap olanların kavrayış yeterlilikleri ile onların kavrayış biçimleri, ilgi türleriyle bir kimlik kazanır. Bu durumda düşünce üretmek veya ulaşabildiği gerçekleri dile getirmek katında bulunanlarla bu düşünceleri almak ve iletilen gerçeklerle tanışmak katında bulunanlar arasında bir mesafenin, bir boşluğun bulunduğunu kabul etmemiz gerekecek. Eğer düşünce ve edebiyat hayatı sürükledikleri meraklıların seviyesinde ise bu seviyeyi yükseltmenin de yeni ve daha yüksek düşüncelerle izleyicilerin karşısına çıkmakla değil, bu izleyicilerin seviyelerinin yükseltilmesiyle mümkün olacağı tabiidir. Burada önemli bir ayrım yapmak zorundayız. Sanat ve düşünce eserleri onları izleyenlerin seviyesi esas alınarak mı ortaya konacak (ki buna popülizm, yani halk dalkavukluğu denir)? Yoksa izleyicilerden kendi seviyelerinin üzerindeki sanat eserlerini, düşünce ürünlerini özümseyebilmeleri için daha fazla gayret göstermeleri mi istenecek? Bu ikinci yol eğitimin düzenlenmesi ve gerek sanatın, gerekse tefekkürün korunması bakımından en sağlıklı yoldur.