Burak

Burak
@vecdebi
27 Temmuz
74 okur puanı
Ocak 2022 tarihinde katıldı
Çoğu zaman geçmiş ve geleceği "şimdiki zaman"ın önemini yeterince kavramadan değerlendiririz. Geçmiş birçok insanın gözünde "eski ve eskiden olan", "olup bitmiş" bir şeydir. Buna mukabil gelecek "yeni", "henüz olmamış" ve "ilk defa olunca karşılaşılabilecek" karakterdedir. Meseleyi böyle anlayanlar gerek politik görüşler gerekse felsefi yaklaşımlar bakımından gelenekçiler ve ilericiler olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Oysa geçmiş zaman denilen şey olup bitmiş değildir. Faulkner'ın kelimeleriyle söylersek "Geçmiş ölü değildir, geçmemiştir bile." Bu sözlerin anlamı daha açık şöyle dile getirilebilir belki: Belli bir ânı yaşayan insan geçmişi canlı olarak bünyesinde bulundurur, geçmiş bulunan her şey ân be ân şimdiki zamanı anlamlandıran bir vakıalar zenginliğidir. Öte yandan gelecek de kendisine karşı duyarsız olduğumuz bir şey değildir. Henüz gelmediğine göre bilgimizin olmadığı bir kavram değildir gelecek, bizim şimdiki zamanda elimizde tuttuğumuz birtakım tavırların serpilişi olduğunu bildiğimiz bir zaman parçasıdır.
Sayfa 215·Kitabı okudu
Hayat
Reklam
Gelişmiş denilen bilimsel-teknolojik iktidar sahibi toplum güçlerini korkutan şey, halk yığınlarının günden güne bilgilenmeleri değil; bir gün "Bu gelişme niçin?" diye sormaları ve hayatın anlamını gelişme, refah, zenginlik dışı bir alanda arama ihtimalleridir.
Sayfa 211·Kitabı okudu
Hayat
Önce kötü yaşadığımıza inandırdılar bizi. "Yoksul, işsiz, okulsuz, hastanesiz, yolsuz, elektriksiz yaşıyorsun ey zavallı insan!" diye seslendiler. (Bu nida medeniyetin taşrasında oturanlar için. Metropol ahalisine seslenirken oltanın ucuna takılan yem farklıdır.) İnandık biz de berbat bir durumda olduğumuza. Ve sorduk münadiye: Ne yapalım? Cevap verdi: Daha iyi yaşamaya çalış! Biz elimizden gelen hızla zengin, işli güçlü, okullu, hastaneli, yollu, elektrikli bir hayatı elde edebilmek için çalışmaya koyulduk. Hiç sormadık: "Daha iyi bir hayatı ele geçirince ne olacak?" diye. Sorsaydık, şöyle diyecekti: Çok daha iyi bir hayatı kazanmaya çalış. Sonra? Daha fazla çok iyi hayata geç! Zincir böyle sürüp gidecekti, gidiyor. "Dünya hayatı bir oyundan, bir oyalanmadan başka bir şey değildir." (En'âm, 32) Ahiret yurdunu gözönüne almaksızın benimsenen hayat anlayışı bir lunaparktan farksızdır: Dönme dolaptan inip atlıkarıncaya binersin, çarpışan otomobillerden uçan sandalyelere geçersin. Korkudan hoşlananlar için dehlizler, tuhaflıklara gülmek isteyenler için insanı eğri büğrü gösteren aynalar vardır. Severiz çocuksu tarafımızla lunaparkı. Epir kralı Pyrrhus: "Önce Sicilya'yı alacağım." demiş. Cineas sormuş: Sonra? Bütün Yunanistan'ı fethedeceğim. Sonra? Anadolu'yu. Sonra? Hindistan'ı alacağım. Peki, daha sonra? Sonra mı, demiş kral, ondan sonra dinleneceğim. Cineas: Şimdiden dinlensen olmaz mı, demiş. Dinlenebilmek için yorulur insanoğlu... Bunun büsbütün anlamsız olduğunu ileri sürecek değilim. Yaşamak saçma ve anlamsız değildir, çünkü yaşamanın her adımı, her milimetresi ahirette karşılığı olan ve hayranlık verici zaman/mekân harikasıdır. Bu harikanın farkına varmak için daha zengin, daha otoriter, daha kas gücü yerinde olmak gerekmez. Diri olmak yeter yaşamak dediğimiz
Sayfa 206·Kitabı okudu
Hayat
İçinde yaşadığımız medeniyet insanlık onurunun, insanın olumlu sayılabilecek bütün değerlerinin ayaklar altına alındığı, münasebetlerin mekanikleştiği, anlayış derinliğinin günden güne azaldığı, tabiatla olan münasebetlerin çarpıklaştığı, ihtirasların, nevrozların hastalıklı zihinlerin yayılmak, nüfuz etmek için çok geniş alanlar bulduğu, bir tarafta tatmin vasıtalarının azgınlık derecesine varmasına mukabil, aynı vasıtalara özlem çekenlerin mahrumiyetten kavruldukları her haysiyetli ve dürüst insanı bunaltacak, kuru, çorak bir medeniyettir. Belki bütün medeniyetlerin duçar olduğu ruh çoraklığıdır bu. Böylesi bir medeniyet içinde yaşayabilmenin en sağlıklı, en müstakim yolu hiç şüphe yok ki, görülen her çirkinliğe, her bayağılığa, her şerefsizliğe, her yanılgıya karşı kıyasıya savaşmaktır.
Sayfa 177·Kitabı okudu
Hayat
Günümüz insanı için Ademoğlunun evrende tuttuğu yer, evrenin Âdemoğlu bakımından anlamı gibi meseleler adeta konu dışı bırakılmıştır. Onların yerine bazı sahte meseleler konulmuştur. Bir şehrin temizliği, üretimin artırılması, çalışma süresinin kısaltılması, geçinme şartları enflasyon vesair hususlar esas meselelermiş gibi sunulmaktadır. Bütün bu meselelerin çözümü sağlanınca insan hangi ufuklara ulaşacak? Böyle bir soru sorulmuyor. Amaç refahsa, refah niçin? Amaç sıkıntısız bir hayatsa bu hayat ne işimize yarayacak? Yani insanlık bugün önüne mesele olarak koyduğu şeyleri çözüme kavuşturunca nereye gelmiş olacak? Bu kadarının düşünüldüğü yok, çünkü günlük meseleleri başımıza saranlar, bizlerin bu meselelerden başımızı alıp başka şeyler düşünmemizi istemezler. Sanat ve tefekkür ise bize günlük meselelerin çözümünden ziyade bu meselelerin mahiyeti hakkında bir düşünme yolu açar. Böylece biz sanat ve tefekkür alanında katettiğimiz mesafe kadar günlük meseleleri aşarız. Bu aşma bir anlamda, bize kurulan tuzağı da atlatmak demeye gelir. İşin içinde bir hile var: Önce insanları genişleyen bir ihtiyaç çemberi içine atıyorlar, sonra da bu ihtiyaçların tatmin yollarını zorlaştırıyorlar. Böylece insanlar kendilerine zorluk diye gösterilen engellerle cedelleşmeye girişiyor. Bu cedel içinde de "Ben niçin bana gösterilen tatmin vasıtalarını elde etmeye çalışıyorum?" sorusunu sormaya zaman ve takati kendinde bulamıyor. İşte, sanat ve tefekkür insanoğluna (günümüz şartları içindeki insanoğluna) temel soruları sormaya imkân tanıdığı için önemlidir. Günlük meseleler, yaşanan olaylar zinciri içinde dönüp durmak, tuzaktan kurtulmak imkânını kendi ayağıyla tepmek anlamına gelir.
Sayfa 175·Kitabı okudu
Hayat
Reklam