Önce kötü yaşadığımıza inandırdılar bizi. "Yoksul, işsiz, okulsuz, hastanesiz, yolsuz, elektriksiz yaşıyorsun ey zavallı insan!" diye seslendiler. (Bu nida medeniyetin taşrasında oturanlar için. Metropol ahalisine seslenirken oltanın ucuna takılan yem farklıdır.) İnandık biz de berbat bir durumda olduğumuza. Ve sorduk münadiye: Ne yapalım? Cevap verdi: Daha iyi yaşamaya çalış! Biz elimizden gelen hızla zengin, işli güçlü, okullu, hastaneli, yollu, elektrikli bir hayatı elde edebilmek için çalışmaya koyulduk. Hiç sormadık: "Daha iyi bir hayatı ele geçirince ne olacak?" diye. Sorsaydık, şöyle diyecekti: Çok daha iyi bir hayatı kazanmaya çalış. Sonra? Daha fazla çok iyi hayata geç! Zincir böyle sürüp gidecekti, gidiyor.
"Dünya hayatı bir oyundan, bir oyalanmadan başka bir şey değildir." (En'âm, 32) Ahiret yurdunu gözönüne almaksızın benimsenen hayat anlayışı bir lunaparktan farksızdır: Dönme dolaptan inip atlıkarıncaya binersin, çarpışan otomobillerden uçan sandalyelere geçersin. Korkudan hoşlananlar için dehlizler, tuhaflıklara gülmek isteyenler için insanı eğri büğrü gösteren aynalar vardır. Severiz çocuksu tarafımızla lunaparkı.
Epir kralı Pyrrhus: "Önce Sicilya'yı alacağım." demiş. Cineas sormuş: Sonra? Bütün Yunanistan'ı fethedeceğim. Sonra? Anadolu'yu. Sonra? Hindistan'ı alacağım. Peki, daha sonra? Sonra mı, demiş kral, ondan sonra dinleneceğim.
Cineas: Şimdiden dinlensen olmaz mı, demiş. Dinlenebilmek için yorulur insanoğlu... Bunun büsbütün anlamsız olduğunu ileri sürecek değilim. Yaşamak saçma ve anlamsız değildir, çünkü yaşamanın her adımı, her milimetresi ahirette karşılığı olan ve hayranlık verici zaman/mekân harikasıdır. Bu harikanın farkına varmak için daha zengin, daha otoriter, daha kas gücü yerinde olmak gerekmez. Diri olmak yeter yaşamak dediğimiz