Burak

Burak
@vecdebi
27 Temmuz
74 okur puanı
Ocak 2022 tarihinde katıldı
"Köylümüz artık çarık giymiyor!" diye övünülmüştür Türkiye'de. Köylünün çarık giymesi gerilik, lastik pabuç giymesi ilerilik sayılmıştır. Çarık imal etmek için köylünün hayvanı, yeterli teknolojik (!) donanımı vardır. Ama lastik pabuç petrol artıklarından üretilir. Bir lastik pabuç için laboratuarlar, fabrikalar, karmaşık bir ticaret şebekesi ve bankacılık gereklidir. Modern üretim biçiminin sunduğu bir ihtiyacı benimsemek, modern dünyanın mekanizmasına teslim olmak, kendini teknolojinin eline bırakmak anlamını taşır. Üstelik metropolün çıkarı gözetilerek gerçekleştirilen bir modernleşme hiçbir zaman, ilerliyor sanılan ülkenin yaşayış biçimini bir üst seviyeye çıkarmayı öngörmez. Burada hesabı yapılan yalnızca kendine yeterlik ilkesinin ortadan kaldırılması, yani bir ülkenin, dünya iktisadiyatının işleyişine bağımlı ve bu işleyişin zorlamaları altında ayakta kalabilme ilkesinin hakim kılınmasıdır.
Sayfa 304·Kitabı okudu
Hayat
Reklam
İnsan teki bir başka insan tekinden uzaklaşıyor, çünkü her ferd diğeriyle insanlıkları sebebiyle değil içinde bulundukları toplumsal kurum sebebiyle beraberdir. Bir çocuğun eğitim görmesine babası değil devlet karar verir. Aynı çocuk çalışma yaşına geldiği zaman isterse babasından bağımsız bir "iş ilişkisi" kurabilir. Toplum kurumları gayr-i şahsî kimlikleriyle her insan tekine belli şartları kabul ettiği takdirde yaşama imkânı sağlar. Belli bir zaman çalışan insan emekli olup çalışmadan para alacağı bir toplumsal kuruluşu itimada şayan bulur. Sağlık sigortası "dostların" "kardaşların" ihtimamından daha güvenilir sayılmaktadır. Öğretmenler geçimlerini sağlamak için bildiklerini satarlar, doktorlar hayat seviyelerini muhafaza etmek için tedaviye mecburdurlar. Bu şartlar altında kimse kimseye "insan" özelliklerinden ötürü muhtaç değildir. Bir insanın öteki için anlamı, sadece bir görevli olmasıyla sınırlıdır. Bütün haklar toplumsal kurumlara devredilmiştir, görevler de ondan beklenir. Hiçbir insan bir başka insanın "insanlığına" iltica etmez, herkes toplumsal bir mültecidir.
Sayfa 301·Kitabı okudu
Hayat
Teknolojik medeniyet sokaklarımızı, iş yerlerimizi olduğu kadar evlerimizi de hırdavat deposu durumuna sokuyor. Bugün orta halli bir Türk ailesinin evinde bir buzdolabı, çamaşır makinası, bütan gazlı fırın, radyo, televizyon vardır. Bunlara bir de diğer elektrikli ev aletleri, süpürgeler, ızgaralar, tost makinaları, hatta sobalar veya kalorifer radyatörleri eklenecek olursa hayatımızın hırdavatla ne kadar sıkı bir ilişki içinde olduğunu anlayabiliriz. Belki okuyucularım "hırdavat" sözünü çok kaba buldular veya işleyen aletlere, o pırıl pırıl aygıtlara "hurda" denilmesine rıza göstermediler. Hemen hatırlatmalıyım ki teknolojik gelişmelerdeki hız, pazara çıkmış en yeni malzemeyi bile hurda kılacak ölçüde yüksektir. Üretimin devamı demek üretilmiş bulunan alet ve edevatın kısa süre içinde hurdaya çıkması demektir. Yoksa üretimin durdurulması gerekirdi. İçinde yaşadığımız teknolojik medeniyetin bir hırdavat medeniyeti olduğunun diğer bir göstergesi de, alet, cihaz ve eşyanın o alet, o cihaz ve o eşyaya sahip oluşumuzun sebebinden önce gelmesidir. Yine ev aletleri seviyesinde meseleyi ele alırsak: Bir Amerikan şarkısında söylendiği gibi çamaşır makinanız vardır, ama içinde yıkayacak bir elbiseniz yoktur, olmayabilir. Evin içinde tam takır bir buzdolabı çalışabilir. Koskocaman bir fırın içinde pişirilecek bir şey çıkması için nasibini bekleyecektir. Aygıtlar, cihazlar bunların kullanımını kolaylaştırması beklenen malzemeler elde bulunmasa bile hayatı denetlemekte, yönetimi elde bulundurmakta devam edeceklerdir. Biraz düşünülünce belki keşfedilebilir ki bazı insanların açlığı gazlı fırınlar ve buzdolapları yüzünden, bazı insanların çıplaklığı dikiş makinaları ve çamaşır makinaları yüzündendir. Hırdavat öndedir. İnsanlar bu alet ve edevatın rahatça yer kaplamaları,
Sayfa 288·Kitabı okudu
Hayat
Her insanın kendi hakkındaki tasavvuru, onun iradi davranışlarına yön veren temel etkendir. İnsan kendini nasıl kabul ediyorsa hareketlerini ona göre ayarlar. Hapishaneden kaçması için insanın önce kendinin serbest yaratıldığına inanması gerekir. Bazı görevleri yüklenebilmek, o görevleri yüklenmeye yaraştığını anladıktan sonra mümkündür. Demek ki insan her şeyden önce kendine bir tanım getiriyor, -daha doğrusu getirilmiş tanımlardan birini benimsiyor- bu tanımın gereği ne ise öyle davranıyor. Bu yüzden insanın davranışlarındaki değişikliği onun kendi hakkındaki tasavvurunun değişmesiyle açıklayabiliriz. Şüphe yok ki her insan kendi tanımını bilinçle kavrayamaz. Önce "Ben bir yalancıyım" diye kendini tanımlayıp, sonra yalan söylemesi şart değil insanın. Ama onun yalan söyleyebilmesi için önceden yalan söyleyebilecek yapıda olduğunu kabul etmesi gerekir ki bu insanın bilinçsiz de olsa kendi tanımını zihninde taşıdığını gösterir.
Sayfa 245·Kitabı okudu
Alıntı
İnsan zihninin garipliklerinden biri de geçmişle kurduğu bağlantıda ortaya çıkıyor. Yaşanıp geçilmiş olaylar arasından güzellerini, iyilerini seçip muhafaza etmek, insanın ana eğilimlerinden biri. Bu yüzden anılarına bir sıcaklık duyuyor insanoğlu. Çektiği sıkıntılar üstüne bir perde çekmek, buna karşılık yaşadığı hoş zamanları canlı tutmak istediği için geçmiş (hem bir kimsenin ferdi tarihi hem de genel olarak tarih) kolayca bir sempatiye konu olabiliyor. Zaman zaman bu ruh durumu öyle baskın çıkıyor ki insanlar geçmişin bayağılıklarını, kokuşmuşluğunu sanki önem verilmeye değer birikimlermiş gibi ele alıyorlar. Bunun en çarpıcı örneğini mûsikî ve gösteri sanatları(!) alanında görmek mümkün. Hatta en değerli kabul edilen sanat dallarında bile bu kabil tuhaflıklara rastlamak mümkün. Bugün biraz mûsiki terbiyesi almış kimseler, dolmuş şarkılarına haklı olarak burun büküyorlar, tahammül edemiyorlar. Ama aynı insanların birçoğu bundan 60-70 sene önceki kantoları zevkle dinliyor, onların taş plaklarını biriktirmeye heves ediyorlar. Halbuki bu kanto denilen rezalet, revaçta olduğu dönemde aşağılık bir mûsikî türü olarak her aklı başında insan tarafından tiksintiyle karşılanıyordu. Şimdi radyo ve televizyon, kantolara saatlerini ayırıyor. Yani bir zamanların batakhane hayatı, insanların şimdiki ev hayatına seyirlik oluyor. Aynı şekilde daha on-onbeş yıl önce meyhane şarkısı diye bilinen saçmalıklar bugün sanat mûsikîsi seviyesinde muamele görüyor. Demek ki -bu düzen böyle sürecek olursa- on-yirmi yıl sonra dolmuş şarkılarını, daha bilmem ne rezaletleri eskidi diye baştacı edecek insanlar. İnsanların bu garip zaafından haberdar olduğum için geçmişe pek öyle hoşgörüyle bakmam ben. Belli ilkelerin doğrultusunda eskiye değer biçmekte titizlik gösteririm. Bu yüzden de
Sayfa 236·Kitabı okudu
Hayat
Reklam