Burak

Burak
@vecdebi
27 Temmuz
74 okur puanı
Ocak 2022 tarihinde katıldı
Özde çok derin bir sapkınlık olmasına rağmen biçimde teknik değişmenin ilk bakışta tehlikeli bir yanı göze çarpmıyordu. XIX. yüzyıl başlarında enerji olarak kas gücünün ve rüzgârın yerini kömür alıyor, malzeme olarak kereste ve demir değil çelik kullanılıyor, ulaşım yayan veya atla değil demiryoluyla, buharlı gemilerle yapılıyor, haberleşmede telgraf ve telefon kullanılıyordu. İnsanların tabiatı istismarı hız kazanmış, bu faaliyetin gurur okşayan sonuçları, bazı insanların başka insanları bazı toplumların başka toplumları istismar etmelerini hem hızlandırmış hem de mazur kılmıştır. Ne var ki istismar, teknik gelişmenin aşılabilir bir kötülüğüdür. Asıl sapma, insan cismaniyetinin büyümesiyle belirginleşti. İnsanda hâkimiyet duygusunun azmanlaşmasıyla birlikte bir ruh kabalığı gelişti. Kolunun çok uzak mesafelere erişmesi, vurduğu zaman devirmesi, tuttuğu zaman koparması onda maddeyle olan ilişkisinde bir katılık doğurdu. Bu katılıkla insan kendini ve tabiatı dıştan tanımaya sürüklendi, öz kavramı, nüfuz etme duygusu onda körleşti. Ruhunun dışta olandan başka bir olguyla temas yeteneği bastırıldı. Bütün bunlar gerçekte yeni insanın (burjuva) kendi tohumlarının elverişli bir ortamda yarılıp dal budak salmasından başka bir şey değildi elbet. Üstelik burjuvazi bu değişikliğin fiyatından memnundu. En büyük ihtirası olan kazanma, kâr etme, elde etme duygusunu tatmin ediyor, insan oluşunun lezzetini sahip olduklarıyla yaşıyordu. Teknik, bir sonraki evresinde (merhalesinde) kendi yasalarını topluma büyük ölçüde kabul ettiren bir güce erişti. Teknolojinin kendi sınırları içinde insan davranışlarına bir anlam verdiği yahut teknolojinin hedeflerine hizmet etmiyorsa insan davranışlarının anlamsızlaştığı bir aşamaya gelindi. Elektrik enerjisinin sanayide ve günlük hayatta
Sayfa 360·Kitabı okudu
Hayat
Reklam
Doğulu ile Batılıyı ayırırken Tanpınar'ın Batı yanlısı olarak ortaya koyduğu şu husus acaba daha doğru nasıl ifade edilebilecektir?: "Şark eşyaya ancak umumî şekilde tasarruf eder. Hatta bazen onu tabiattan ödünç alır. Garp ise bünye mahiyetini anlamak ve bütün imkânlarını yoklamak súretiyle onu tam benimser." Bu sözlerin Batı'yı kayırmadan yeniden ifadesi şöyle olur sanırım: Doğu insanı kendini kâinatın efendisi olarak görmediği için eşyayı istismar edilebilecek bir nesne olarak kabul etmez, tabiatla arasında bir kardeşlik kurmuştur. Batı insanı ise kendine tanrılık izafe ederek eşyaya keyfince tasarruf eder. Bu bakımdan tabiatın yağması, batılı insan için yağma değil, saltanatının tabii sonucudur. Tekniğin Batılı elinde kullanılmasıyla medeniyetin azgınca dünyaya saldırması noktasına gelinmeden önce de her iki insan tipi birbirlerine çok uzaktılar. Busbecq'in mektuplarından aldığımız şu birkaç satır bize çok şaşırtıcı gelebilir: "Orada bir köylü duruyordu. Bir tercüman vasıtasıyla ona nehirde çok balık var mı diye sorduk ve bunların nasıl tutulduğunu anlamak istedik. Köylü cevaben balığın dolu olduğunu fakat tutamadıklarını söyledi. Bizim hayret ettiğimizi görünce izahat verdi. Birisi zahmet edip de elini uzatacak olursa balıklar kaçıyormuş, tutulmalarına meydan bırakmıyorlarmış! Bu cevap bana çok şaşılacak bir şey gibi gelmedi. Çünkü, tanımadığımız bazı kuşlar hakkında malûmat istediğimiz ve köylülere bunları nasıl tutabileceğimizi sorduğumuz zaman bize şu cevabı vermişlerdi: Bu kuşlar tutulmaz, çünkü bir kimse onlara el uzatacak olursa uçarlar." Bu mektubun tarihi 1555. Şimdi bize XVI. yüzyıldaki köylülerin cevabı anlaşılmaz gelebiliyor. Neden? Çünkü biz de bu mektubu yazan Avrupalı gibi düşünmeye başladık. Biz de artık tabiatla aramıza düşmanlığın girmesine
Sayfa 343·Kitabı okudu
Hayat
Kilisenin başlangıçta bilimdeki gelişmeye karşı menfi bir tutum takındığını bilmeyen yoktur. Batı medeniyetinin XVI. yüzyıldan bu yana kilise ile bilim adamı arasındaki çatışmayı yoğun bir biçimde yaşadığı bir gerçek. Avrupa, zaman zaman, kilisenin bâtılı, küfrün de gerçeği (hakikati değil) temsil ettiği garip gelişmelere sahne olmuştur. Kilisenin bilgiye ve bilime karşı teşkilatlı karşı duruşu, bilim adamlarından da kiliseye karşı teşkilatlı bir karşı duruş doğurmuştur. Nitekim, XVIII. yüzyılda ansiklopedistler, ekip halinde, bilim savunuculuğu yaftası alında Hıristiyanlık düşmanlığı yapmışlardır. Uzunca bir zaman bilimden yana bir kilise doğduğu ve dinsizliğin, filozof azizler sahibi olduğu söylenebilir.
Sayfa 326·Kitabı okudu
Hayat
Yaşadığımız günlere varan sanayi devrimi insanın kas gücünü en az ölçüde kullanmaya yönelmişti. Makinaların hayatta belirleyici rol oynamalarıyla birlikte "yakıt" en önemli enerji kaynağı oldu. Yakıt elde etmek bir yandan tabiattan bir şey koparırken, yakıtı kullanmak da tabiatın çehresini bozuyor, kirletiyordu. Yüzyıllar boyunca tabiata hâkim olmak, Batılı insanın temel felsefesi, sürükleyici kuvveti oldu. İnsan kendine yalnız bir "çevre" yaratmakla kalmıyor, bütün önüne çıkan yaratıkları kendi emrine almak, kendi keyfince onlar üzerinde tasarrufta bulunmak istiyordu. İnsan kendi şerefini insandan gayri ne varsa onu yenmek, zincirlemek ve kullanmakta aradı ve bunu başardığı oranda güçlü saydı kendini, XX. yüzyılın sonuna geldiğimizde vahşi tabiatın da sonu gelmişti. İnsanoğlu kendi için yarattığı yapay çevrenin bir nimet değil bir belâ olduğunu anlamakta gecikmedi. Gerçi insan eli değmemiş tabiat bölgesi kalmamıştı, ama bir yanıyla ehlileşmiş gibi görünen tabiat ehlileştiği için tehlikeli olmaya, insanı hem bazı şeylerden mahrum kılmaya, hem de insandaki bazı hayatiyet unsurlarını yıkmaya, çürütmeye yönelmişti. Tabiat, vahşetini görünür sahalardan görünmez bölgelere, "gizlilik ve sinsilik" alanlarına taşıdı. Bugün dünya ölçüsünde bir "tabiatı koruma" ideolojisi yürürlüğe girdi. Batılı düşünce içinde yakınmalar, pişmanlıklar, ahlar vahlar pek moda. Medeniyet çok kötüymüş de, niye insanoğlu tabiatı bunca tahrip etmiş de, Batı'yı dünyaya egemen kılan temel fikriyat çok yanlış, çok hastalıklı imiş de... Artık ilerlemeyelim diye ter ter tepinen batılı düşünür sayısı günden güne artıyor. Herkes, Brigitte Bardot'dan, Katolik papazlarına kadar herkes vahşi tabiatın korunması işiyle yükümlü sayıyor kendini. Nesli tükenmekte olan hayvanlar korunmaya alınıyor, tarıma açılan
Sayfa 322·Kitabı okudu
Hayat
Dünya politikası olduğu kadar, her ülkenin milli politikası da sıradan insanları (eğer sorumlu ve bilgili iseler) akıl sağlığı bakımından tehdit ediyor. Sıradan insanlar kitle iletişim araçları yoluyla dünya politikası ile ve hem kitle iletişim araçları, hem de ekonomik, sosyal ilişkiler sebebiyle ülke politikası ile ilgilendirilmek durumunda bırakılıyor. Fakat bu ilginin doğrudan veya dolaylı biçimde pasif kalması kaçınılmaz. Sıradan yurttaş ya olan bitene seyirci kalacak veya herhangi bir toplumsal kurumun bünyesinde (bir korporasyon, bir dernek, bir parti, bir baskı grubu) yer alarak olan bitene seyirci kalmakla yetinmediğini ispat etme yolunu seçecek. Fakat bu ikinci durumda dahi (birinci dereceden karar mevkiinde olmadığı sürece) yine pasif kalacaktır. İşte sıradan insanın çok şeyden haberdar olup da pek az şey yapabilecek statüde bulunuşu onun akıl sağlığını tehdit edebilir. (...) Sıradan yurttaşın zarar gördüğü nokta her şeyden haberdar edilmesi fakat hiçbir şeye karıştırılmamasıdır. Esasen toplum yapısının bunca karmaşıklaştığı bir seviyede zaten ilişkiler istenilse de insanların yeterli oranda işin içinde yer alamayacakları biçimde düzenlenmiştir. İnsanları bu ölçüde "enformasyona" boğmak, bir bakıma onun donup kalmasını, bunca hız içinde akıp giden ve dört bir yandan dünyayı hallaç pamuğu gibi savuran olayların, ilişkilerin arasında şaşkın ve çaresiz kalmasını zorunlu kılıyor. Diyebiliriz ki dünyaya ne kadar açılırsak, o kadar etkisiz kalıyoruz. Yahut şunu diyebiliriz, bir siyasî rejim ne kadar açık ise, o kadar da ataleti davet edicidir. Nitekim insanlar bu büyük bilgi yığılması, haberler seli karşısında ruhsal bir tedbir alıyorlar. Kendi ölçülerine göre kapatıyorlar dünyayı kendilerine. Diyelim ki bir ideolojik kampın üyesi olmayı seçiyorlar. O zaman
Sayfa 313·Kitabı okudu
Hayat
Reklam