Peygamberler bir bayrak yarışçısı olarak yola çıkmışlardır. Her peygamber bellibaşlı zaman ve mekânın Peygamberi... Bayrağı öbürüne teslim ederek, öbürü daha öbürüne teslim ederek aslî sahibine kadar gelmiştir. Ve nihayet bayrak topyekûn zaman ve mekânın Peygamberinde karar kılmıştır. Hepsinin ismi İslâm ve hepsinin toplandığı yer, bütün mânâsıyla gerçek İslâm...
İnsanda, ilk fikir, "Allah var" oldu. Son fikir de öyle olacak... Dağlar yerlerinden şişelerin tıpaları gibi fırlarken umumî beşerî çığlık, "Allah var" olacak... Bu dünya "Allah var"la başladı, "Allah var"la bitecek.
Ramazan başlı başına faziletli bir zaman dilimi, oruç başlı başına efdal bir amel iken, bu ikisi birleşince mü'minin önüne emsalsiz bir fırsat iklimi çıkmaktadır. Ramazan ayı, oruç ibadetiyle ayrı bir anlam ve derinlik kazanmaktayken, bunun üstüne okunan Kur'anların, yapılan infak ve hayr-u hasenatların, tevbe-istiğfarların, her zamankinden daha faziletli, sevaplı ve tesirli olmasına şaşmamak gerekir.
Modernizm'in İslâm Dünyası'nı "kuşatmaya" başladığı ilk dönemlerin ve ardından gelen süreçlerdeki karmaşanın oluşturduğu toz-duman ortamından biraz sıyrılarak meseleye soğukkanlı bir biçimde baktığımızda, belki de en baştan sorulması gereken şu soru ağırlığını hissettirmektedir: Acaba Modernizm'i üzerimizde bu denli etkili ve söz sahibi kılan, bizzat onun doğasında var olan kuvve/ler miydi, yoksa onunla muhatap olduğunda birden cin çarpmışa dönen ve "şu işi bir anlayalım" diyerek Modernizm'i sorgulamak yerine, bir "sevk-i tabii" ile dönüp kendi dinlerini ve tarihsel tecrübelerini "sorgulama" kolaycılığını seçen Müslümanlar'ın yaşadıkları özgüven bunalımı mıydı? Bir diğer deyişle Müslümanlar'ın, kendi din anlayışları ve tarihsel tecrübeleri konusunda zaten bir problemleri mi vardı?