Neil Postman, 1985'te yazdığı Amusing Ourselves to Death kitabının önsözünde bu iki kitabı şöyle karşılaştırır:
Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley'in korkusunun kaynağında kimse kitap okumayı istemeyeceğinden, kitapları yasaklamanın gerekmeyeceği vardı. Orwell bizi bilgisiz bırakacaklardan, Huxley ise insanları pasifliğe ve bencilliğe sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley ise gerçeklerin umursamazlıkla karşılanmasından korkuyordu... 1984'te insanlar acı çekmeyle tehdit edilerek kontrol altına alınıyordu; Cesur Yeni Dünya'da ise baştan çıkarıcı, gönül çelici eğlencelerle hazza boğularak.
"Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin.
Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alınmaz
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin,
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki gözettiğin kiminki?
Dostluğuna diyecek yok ya,
Dostların kimler?
Şimdi bizi iyi dinle:
Düşmanımızsın sen bizim
Dikeceğiz seni bir duvarın dibine
Ama madem bir sürü iyi yönün var
Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine
İyi tüfeklerden çıkan
İyi kurşunlarla vuracağız seni
Sonra da gömeceğiz
İyi bir kürekle
İyi bir toprağa."
"Bizim birer varlık olarak varolmadığımız konusunda sağlam bir savunma yapılabilir. Bizler, hep sandığımız gibi, kendimize ait parçaların giderek zenginleşen paketler halini almaları sonucu oluşmuş değiliz. Bizler paylaşılıyor, kiralanıyor ve işgal ediliyoruz. Hücrelerimizin içinde, onları harekete geçiren, ışıldayan, her günü düzene sokmak için bizi dışarı yollayan okside enerjiyi sağlayan mitokondriler bulunmaktadır ve bunlar kelimenin tam anlamıyla bize ait değildir. Bunların ayrı küçük yaratıklar oldukları, ilkel bakteri kolonileri olarak ökaryötik hücrelerimizin ilk örneklerine yüzerek girdikleri ve göçmen prokaryositler olarak orada kaldıkları ortaya çıkmaktadır. O zamandan beri varlıklarını ve kendi usullerini sürdüren bu canlılar, bizimkilerden tümüyle farklı DNA ve RNA'ları ile kendi kopyalarını oluşturmuşlardır. Onlar, fasulye köklerindeki rizobiyal bakteriler kadar simbiyotik yaratıklardır. Eğer onlar olmasaydı, bizler tek bir adalemizi oynatamaz, parmağımızı kımıldatamaz, düşünce bile oluşturamazdık."