Okumak: Aydınlanma Savaşının Sessiz Cephesi
Okuduğumuz her kitap, yalnızca bireysel dünyamızda açılan yeni bir pencere değildir; aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği aydınlanma savaşında kazanılmış küçük ama anlamlı bir zaferdir. Çünkü bu savaş, silahla değil; akılla, bilimle ve bilgiyle verilir. Cephesi kütüphaneler, siperleri kitap sayfalarıdır. Mustafa Kemal Atatürk, bir milletin kaderinin ancak düşünen ve sorgulayan bireylerle değişebileceğini çok erken fark etmişti. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözü, yalnızca bir öğüt değil; bir yol haritasıdır. Bu yolun taşları ise okumakla, araştırmakla ve öğrenmekle döşenir. Okumayan toplumlar, başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmaya mahkûmdur. Atatürk’ün hedef gösterdiği müreffeh toplum, sadece ekonomik refahı değil; zihinsel ve ahlaki olgunluğu da kapsar. O yüzden “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” vurgusu, eğitimin ve okumanın merkezde olduğu bir gelecek tasavvurudur. Kitapla kurulan bağ, bireyi dogmadan kurtarır; sorgulama cesareti kazandırır. Bu cesaret olmadan ne demokrasi kök salar ne de ilerleme kalıcı olur. Her kitap, cehalete karşı atılmış bir adımdır. Her okuma, karanlığa yakılan küçük bir ışıktır. Bu ışık çoğaldıkça toplum aydınlanır. Atatürk’ün “Bir milletin kurtuluşu, yalnız silahla değil; kültürle, bilimle olur” anlayışı, bugün de geçerliliğini koruyor. Çünkü çağ değişse de cehaletin yöntemi değişmez; buna karşı en güçlü savunma yine bilgidir. Okumak aynı zamanda bir sorumluluktur. Kendimize, ülkemize ve geleceğe karşı. Zira okuyan birey, yalnız kendini değil; çevresini de dönüştürür. Atatürk’ün kurmak istediği çağdaş Türkiye, işte bu zincirleme dönüşümün ürünüdür. Kütüphaneler doldukça, zihinler genişler; zihinler genişledikçe ufuklar açılır. Sonuçta şunu açıkça söyleyebiliriz: Okuduğumuz her kitap,
Tükenişinin sonbaharında kızgın kumlarla oynayan bir bilinç, bulanıklığı reddeden suyun içinde hapsolmuş
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Onu Babil’in asma bahçelerinden tanıyorum. Isırdığımda vermut tadı alıyordum. Tırnaklarım etine geçtiğinde kan kokusu alıyordum. Tanıdığım gün kaybetmiştim üstelik. Sahiplenmediğim ömrümün bile ilk kaybetme korkusuydu. Ben bu hayatı hiç benimmiş gibi yaşamamıştım. 20 yaşımın en büyük kararıydı: bu biraz da çocuk gelinlerin, töre cinayetlerine verilmiş kurbanların, adı olmayan kadınların hayatı olacaktı. Onların yerine de yaşanacaktı. H.Deniz