loriana

loriana
@versacrum
•Yazılar şahsıma aittir. elka.elka. asıl hesabım.
Yazar
72 okur puanı
Haziran 2022 tarihinde katıldı
4 Şubat 2025, "hiçbir şeyler" yolunda olmak üzerine.
Üç buçuk aydır mavilerin arasında belli belirsiz açıyor güneş. Hoş, sıcakları oldum olası sevemedim zaten. Doğunun yokuşlarının aksine Nietzsche'nin yürüme felsefesi burada anlam kazanıyor. Günün ilk ışıklarıyla kuşlar ötüşmeye başladığı gibi adımlarımı park Staszic'de buluyorum. Tram rayları boyunca takip ederken zihnimin duvarlarını tırmalarcasına bozuk plak gibi tekrarlayan emsalsiz bir cümle.. Burada geçirdiğim her gün aynı şeyi düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Bol limonlu lokanta usulü mercimek çorbasını birçok arkadaşımdan daha çok özlediğim gerçeğinin ironikliği yüzümü bir nebze güldürüyor. Bakın görün, ben buyum işte! Yazıp yazıp siliyorum, anlatacak şey biter mi hiç? Hangi birini yazacaksın ki.. Velev ki yazdın, kim anlayacak sanki? Belki aynadaki... Ancak akşam üzeri olduğunda penceremden kendimi seyredebiliyorum. Evet, pencereden. Bu odanın içinde hiç ayna yok. Kendinle yeterince yüz göz oldun komedyasından bir gönderme olsa gerek. Dünyaya baktığımız pencerelerin öneminden sıkça söz ederken kendimi kendi penceremden izliyor oluşum kasti olmasa dahi beni bir parça gururlandırıyor. Yaşam biraz da burada anlam kazanmıyor mu aslında? Baktığımız her şeyde kendimizden bir parça yok mudur? Hiçbir şey bile biraz sendir şunun şurasında, biraz ben. Fakat mutlaka bir "şeydir" işte. Buraya geldiğimden beri tepe lambalarını açmamaya sonsuz gayret gösteriyorum. Loş ışıklar, arka planda biraz jaz müzik, kalem kağıdım ve mevsimsiz soğuk kahve.. Vahşi doğanın göbeğinden fırlamışçasına acıkan ruhumu bunlar kadar doyuran sayılı şey vardır.. Fakat eskisi gibi kalem tutmuyor ellerim. Aklıma gelenleri kağıda dökemez oldum bir müddettir, nedensiz. Ne zaman yazmaya yeltensem ya pazar yerinde annesini kaybetmiş çocuklar gibi ürkek ve biçare kalıyor, ya da huzurevine terk edilmiş
İnsan ve Duygular
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Yazmak üzerine.
Ne zaman yazmaya yeltensem ya pazar yerinde annesini kaybetmiş çocuklar gibi ürkek ve biçare kalıyor, ya da huzurevine terk edilmiş mazlum bir ihtiyar kadar yalnız.. Günlük hayatın koşuşturmacasında o kadar acımasızca savruluyor ve sürükleniyoruz ki oradan oraya; ruhumuzun gıdasını son kullanma tarihi geçmeden kullanamaz oluyoruz.
Felsefe-Düşünce
Seyyar Salıncaklar Üzerine.
Kipriklerim ıslak, saat gecenin dördü. Çocukken eğlenerek bindiğim atlı karınca şimdi sadece başımı döndürüyor. Tıngırdatarak zincirlerini, tekerlerini pürüzlü asfaltta sürüyerek getirirdi ihtiyar amca seyyar salıncağı sokağın başına. Binmek için sıra kapmak şöyle dursun, bazen yalnızca ihtiyarın salıncağını görmek bile dudaklarımın kenarlarının kıvrılmasına yeterdi. Sıramı beklerken başı gökte dişleriyle gökyüzünü selamlayan arkadaşlarımın saçlarının rüzgarda salınışının seyrine kapılırdım. Hepimiz mutluyduk o salıncakların tepesinde. Döndükçe tıngırdayan zincir sesleriyle boğuşurdu kahkahalarımız. Bir çocuğun sevincine ortak olmak, yapbozun tam ortasındaki eksik parçanın ta kendisi olmaktı. Kısılan gözlerin berisinde ışıl ışıl parlayan umutlar... Salıncaklar küçüldü artık, ya da uzanıp serpildik sahi. İçimizdeki çocuğun sesi kısıldı. Bu yüzden mi parkların yanından öylece savrulup geçiyor çocukluğumuzun sancısı, gölgemizin ardına utangaç ve sıkılgan sığınarak? Salıncaklar hiç küçülmesin, parklar biçare yalnızlığa gömülmeden, yapbozun parçası olsa çocuklar.. Boş kalmasın salıncaklar. Bir anlığına çocuk olsun tüm dünya, sokağın başında salıncaklı ihtiyarı gözleyen.. Sadece bugüne mahsus. Tekrar ve tekrar.
Mahperi ve yalnız ağaçlar üzerine.
Sükut içinde çıkagelen ansızın, zarif ve ince mahperi. Pencere pervazına hafifçe tututan dirsekleri, pervasızca izlerdi gökyüzünü her gece. Çok elzem olmasa dahi her şey mecnun kalbini kafesinde telaşla çırpınan uçmaya hazır bir kuş kadar heyecanlandırırdı. Bir başınalığı severdi, kalabalıklarda gözleri mahzun bakardı; uzlete çekilmek için can atardı bazı bazı. Güneşi sevdiği kadar yağmuru da severdi, ıslanmayı sevdiği kadar üşümeyi.. Gülmeyi sevdiği kadar ağlamayı severdi, bu melâl halini hoyratça kucaklardı uçurumdan düşmekten kurtarırcasına. Yeşillikler arasındaki yalnız ağaçlar, buğulu gözlerinin altında silinip giderdi. Ayna karşısına geçtiğinde bir dilfiruzdur ki alır götürürdü ellerinden. Kendinden kendine kaçardı, kalbinin süveydasına ışık olurdu başını okşadığı sokak hayvanları. Bundandır aldığı her nefesine gönül vermişliği. Batan güneşin bir lahza ardından doğacağını bilirdi. Dudaklarında bitmek bilmeyen bir aşk türküsü, gözlerinde can bulan gökyüzü. Bir an için duraksayıp baktığında göğe, nihayet gördü ruhunun revasını. Mecruh çocukluğunu olanca şefkatiyle sarmaladı. Düğüm olmuş boğazı ilmek ilmek çözüldü yeniden. Belki sadece bugüne mahsus, tekrar ve tekrar..
Edebiyat & Roman
7 Mayıs Çarşamba, tükenmiş kelimeler ve metruk binalar üzerine.
Kitabın son sayfasına gelmişti. Birkaç kelimelik nefesti aldığı. Toprağında eğrilmiş beyaz sardunyası bir yaprak düşürüverdi masanın üzerine. İçini üşüten rahatsız edici gerginlikteki akşam serinliğinde buz gibi olmuş kahvesinden bir yudum aldı sitemkâr bir tavırla. Telaşlı ve sabırsız esen rüzgar yüzünü tatlı tatlı okşuyordu. Gözünün önüne düşen perçemlerinin ardından karşısındaki ahşap kapılı, bozarık metruk binaya ilişti yorgun gözleri. İki boş arsanın arasında öylesine, çırılçıplak boy gösteriyordu. Yıkılmak üzere olan eski bir binayı ayakta tutan şey umutlardır. Bundan olsa gerek, ahşap kapının rüzgarla açılıp kapandıkça gıcırdayarak salınması onu canlı tutmaya yetiyordu. Her köşesinde yaşanmıştı bu evin. Buradan geriye kalan birkaç parça dolap, sararmış eski dantelli bir tül perdeydi yalnızca. Bir de kırık camlarından dökülen hayatlar... Sandalyesini ayaklarının ucuyla geriye iterken zorlukla ayağı kalkmaya yeltendi. Bedeni uzun süre oturmaktan uyuşmuş ve ağırlaşmıştı. Sokak lambalarının artan ışıkları eşliğinde pervaza dayandı. Bedeninin tüm ağırlığını ruhuna bıraktığında nihayet, çoktan süzülmeye başlamıştı bile. Şiddetle gökyüzüne meydan okurken meczup bedeni, ruhunun ağırlığıyla daha hızlı düşüyordu. Soğuk beton zemine yaklaştığını hissettiği an gözlerini sıcacık bir tebessümle yumdu düşüncelerini kollarının yanına sererek. Gözlerini açtığında metruk binanın terk edilmiş eşyalara ev sahipliği yapan dairesinde yere sere serpe uzanmış bir halde buldu kendini. Elinde son sayfasını tükettiği kitabı ve yanına kıvrılmış huşu içinde mırıldayan ışıl ışıl gözlerini kısarak onu izleyen siyah bir sokak kedisi vardı. Hayat bu ya, bazen sen bitti desen de bitmez işte. Kitabın sonu her zaman başladığındaki gibi olmaz, harabeleri ayakta tutan şey her zaman betonlar