Umay Umay’ın o nevi şahsına münhasır, hırpalanmış, sınır boylarında gezen ve her kelimesiyle insanın içindeki o yaralı kadına dokunan dünyası, Veda Busesi 34 U 442 ile tam bir şizofrenik şiirsel ayine dönüşür. Kitap, bir plakanın soğuk metaline gizlenmiş bir kaçışın, bir araba camından geride bırakılan şehre bakmanın ve her kilometresinde biraz daha eksilen bir ömrün hüzün dolu, dumanlı manifestosudur. O, edebiyatın o steril saraylarında yazılmamış; otoban kenarlarında, loş pavyon ışıklarında, sabaha karşı biten sigara izmaritlerinde ve terk edilmiş otel odalarında harf harf kanatılmıştır.
Umay Umay, bu ülkenin yeraltı fısıltısını, o bastırılmış hıçkırıkları en çıplak haliyle yazıya döken o asil ve hırçın sestir. Kitabın ismindeki o "Veda Busesi", nostaljik bir şarkı nağmesi gibi dursa da, yazarın elinde jilet keskinliğinde bir kopuşa işaret eder. Yanına eklenen "34 U 442" ise hikâyeyi o asfalta, hıza, kaçışa ve bir daha asla dönülmeyecek olan o İstanbul dehlizlerine sabitler. Bu kitapta edebiyat, süslü bir dekor değil; direksiyon başında ağlayan, saçları rüzgârda dağılmış, göz maskarası akmış bir ruhun en dürüst, en çıplak çığlığıdır.
Metnin asıl manası ve o göğse oturan bol hüznü, "gitmekle" iyileşemeyen o ezeli insan kırgınlığında gizlidir. Umay Umay’ın kadınları ve adamları, dünyanın o dayatılmış ahlak kurallarına, sahte aşklarına ve steril yalnızlıklarına sığamazlar. Onlar, yaralarını birer nişan gibi göğüslerinde taşırlar. Şehirler arası yollarda batan güneşler, benzinliklerde içilen o soğuk kahveler, teypte dönen kederli şarkılar ve kalpte taşınan o ağır ihanetlerin sızısı... Yazar, acıyı kutsamaz; acının içindeki o vahşi, o ehlileştirilemez asil güzelliği gösterir bize. Büyümek burada da bir çürümedir ve yazar o çürümeye karşı çocuksu, delişmen bir öfkeyle