Ben de babamın ileride üzerinde yatacağı toprak parçasını böyle hayal ediyordum — çiçekler, hoş kokulu otlar, komşu çayır ve bahçelerin son haberleriyle ona doğru vızıldayarak uçan arılar.
Hafızayı koruyan şey o taş haç ve üzerindeki isimler ile tarihler değildir. Bize aşağıda yatanı hatırlatan, çekirdekten filizlenmiş bir kiraz ağacının organik formu, bir çalı, kır otları ya da etrafta cirit atan bir kertenkeledir.
Bir zamanlar dünyanın mezarlıklarını dolaşmayı severdim. Berlin civarında bir orman mezarlığında, bel boyu otlar içinde terk edilmiş bir köy mezarlığında (kim kimi terk eder?), Paris, Edinburgh, Prag, Zürih ve daha küçük şehirlerin mezarlıklarında bulundum. Özellikle doğanın hâkimiyet kurduğu ve belleği de ele geçirdiği, ağaçların coştuğu, dutların ve kirazların serilip serpildiği, mayıs karı ve yasemin kokularının havayı doldurduğu mezarlıkları severdim. Hayatın tuhaf bir zaferi, tam da burada.
Parsel —ne çirkin bir kelime— mezarlığın en ucunda, bir yükseltinin üzerindeydi; babamın en azından tarlaya, kasabaya ve yakındaki Bakacitsite Tepesi'ne doğru bakacağını düşündüm.