Tarih bize şunu açıkça göstermiştir: ideolojiler, toplumların gerçeklerini dikkate almadan uygulandığında, düzen kurmak yerine çoğu zaman yıkımı beraberinde getirir. Özellikle 20. yüzyılın başında yükselen sosyalist ve devrimci hareketler, birçok imparatorluğu sadece dönüştürmekle kalmamış, aynı zamanda kökünden sarsmıştır.
Maksim Gorki gibi yazarlar, halkın bilinçlenmesini ve mevcut düzenin yıkılmasını savunurken, ortaya çıkacak boşluğun nasıl doldurulacağı konusunda yeterince gerçekçi bir yol haritası sunamamışlardır. Bunun en çarpıcı örneği, 1917 Rus Devrimi sonrasında yaşananlardır.
Çarlık rejimi elbette kusursuz değildi. Ancak bir devletin tamamen yıkılması ile kontrollü bir dönüşüm arasında büyük fark vardır. Nitekim Birleşik Krallık örneğinde görüldüğü gibi, monarşi tamamen ortadan kaldırılmadan da sistem modernleşebilir. Kral ya da kraliçe sembolik bir konumda kalırken, halkın temsil edildiği parlamenter yapı güçlendirilebilir. Bu, köklü bir devlet geleneğini koruyarak değişimi sağlamak anlamına gelir.
Rusya’da ise böyle bir “yumuşak geçiş” mümkün olabilirdi. Çar tamamen tasfiye edilmek yerine sembolik bir konumda bırakılabilir, anayasal bir düzen kurulabilirdi. Ancak devrimci anlayış, uzlaşmayı değil, tamamen yıkımı tercih etti. Bunun sonucunda ise sadece bir rejim değil; milyonlarca insanın hayatı, ekonomik düzen ve toplumsal denge de ağır bedeller ödedi.
Aynı süreçte Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan ve Almanya gibi imparatorlukların da parçalanması, sadece ideolojilerin değil, aynı zamanda savaşların ve güç dengelerinin bir sonucudur. Ancak şu soruyu sormak gerekir: Bu süreçlerde devrimci ideolojiler, çözüm mü sundu yoksa var olan düzenin çöküşünü hızlandırarak kaosu mu derinleştirdi?
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu söylemek mümkündür: