“Gandhi” kitabını okurken en çok dikkatimi çeken şey, sömürge altında yaşayan bir milletin mücadele ruhunun nasıl pasifize edildiğidir. Gandhi, ahlaki direnişi ve eylemsizliği bir erdem olarak sunarken, İngiltere gibi dünyanın en büyük sömürge imparatorluklarından birine karşı yeterince güçlü ve kararlı bir duruş ortaya koyamamıştır.
Kitap boyunca dikkat çeken en büyük çelişkilerden biri de budur: Bir milletin sanayi kurması, bilim geliştirmesi, güçlü kurumlar inşa etmesi gerekirken Gandhi’nin halkı sürekli küçük hedeflere yönlendirmesidir. Çıkrık eğirmek, köy hayatını yüceltmek ve halkı modern üretimden uzak tutmak; bir bağımsızlık hareketinden çok, halkı oyalayan semboller gibi görünmektedir.
İngiltere sanayi devrimiyle dünyayı yönetirken, Gandhi’nin milyonlarca Hintliyi tekrar ilkel üretim araçlarına yönlendirmesi ciddi bir çelişkidir. Halk fabrikalar, teknoloji, mühendislik ve güçlü devlet hedefleri yerine; sabır, pasif direniş ve sembolik davranışlarla meşgul edilmiştir.
Bu yüzden kitabı okurken şu soru insanın aklına geliyor: Gandhi gerçekten İngiliz sömürüsünü tamamen bitirmek isteyen bir lider miydi, yoksa halkın öfkesini kontrol altında tutarak İngiliz düzeninin daha uzun süre devam etmesine istemeden de olsa hizmet mi etti?
Çünkü bazı bölümlerde sanki İngilizlerle doğrudan savaşacak, sertleşecek ve üretim devrimi yapacak bir millet yerine; sakinleştirilmiş, pasifleştirilmiş ve küçük hedeflere razı edilmiş bir toplum modeli ortaya çıkmaktadır. Bu durum birçok okuyucuda, “Hindistan halkı uyuşturuldu mu?” sorusunu düşündürmektedir.
Elbette Gandhi’nin halkı ortak bir bilinç altında toplaması tarihsel olarak önemlidir. Ancak bağımsızlık yalnızca vicdani çağrılarla değil; güçlü ekonomi, bilim, teknoloji, üretim ve gerektiğinde caydırıcı güçle