Saat gece yarısını çoktan geçti. Şehir elini eteğini çekmiş; dışarıdaki sessizliği yalnızca uzaktan gelen birkaç köpeğin huzursuz havlaması bölüyor. Odanın karanlığını yırtan yegâne şey avucumun içinden yüzüme vuran o soğuk mavi ışık. Başparmağım âdeta benden bağımsız, mekanik bir ritimle ekranı aşağıdan yukarıya kaydırıyor.
Birbirinden ilgisiz hayatlar, saniyeler içinde gözlerimin önünden akıp gidiyor. Kimisi üç saniye çalıyor ömrümden kimisi beş kimisine ise hipnotize olmuşçasına sonuna kadar takılı kalıyorum. Depresif bir ruh hâlinden çıkıp ışıltılı bir yaşama nasıl geçileceğini heyecanla anlatan biri var; incelikli tüyolar veriyor. Hemen ardından bir başkası beliriyor; mutlaka okunması gereken o hayat değiştiren kitapları sıralıyor nefes nefese. Ben daha ne olduğunu anlamadan pürüzsüz bir cilde sahip olmanın beş altın kuralını anlatan bir başka yüz düşüyor ekrana.
Aniden duraksıyorum. En son izlediğim videodan sadece beş içerik öncesini bile hatırlayamadığımı fark ediyorum. Başparmağımla akışı telaşla geri sararak o hatırlayamadığım içeriği bulmaya ve merakımı gidermeye çalışıyorum.
İçimden bir ses "Kalk," diyor, "bırak artık." Ancak bu cılız isteği eyleme dökecek iradem felç olmuş gibi. Her yeni içerik, görünmez bir kanca gibi beni ekranda tutuyor. Sanki hayati bir şey arıyorum ama aslında hiç bir şey aramıyorum. Uykum var, göz kapaklarım ağırlaşıyor ama ekranın ışığı uykumu bastırıyor. Tüm enerjim çekilmiş, sadece başparmağım hareket ediyor. Gözlerimi bile kırpmadan, zihnim uyuşmuş hâlde akışı takip etmeyi sürdürüyorum.
Size de tanıdık geldi mi bu durum?
Muhtemelen evet. Çünkü bu sahne modern insanın hem kolektif bir vicdan rahatlatma seansı hem de gerçeklikten en büyük kaçış rampası. İşte bu "zombi” hâli, yani kendi irademizle girdiğimiz ancak algoritmaların