"İnsanlar, herşeyi bildiklerine inanıyorlar. Hiç de bir şey bilmiyorken."
Aldatmacalar üzerine kurulu bir dostluk, bir felaket, bu felaketi baştan yaratanlar ve kurbanlar...
Cūyo ve Soīn uzun yıllardır yakın arkadaş olan, en azından yakın arkadaş gibi duran, birbirlerinden asla ayrılmayan bir ikilidir. Bir gün Soīn okulun arkasında ölü bulununca herkesin bu ikili hakkında şüpheleri gün yüzüne çıkar ve tüm gözler Cūyo'ya çevrilir.
Kitabı okuma sürecimde hiasettiklerimden bahsetmek istiyorum aslında, bu hislerimden yaptığım genel çıkarımlardan aynı zamanda. Kitaba başlarken çok daha basit birşey bekliyordum elbette, uzunca bir süre ikilinin arkadaşlıkları hakkında ortaya atılan mobbing iddialarına hiç kulak asmayıp gerçekten iyi arkadaşlar olduğuna inandım inanmak istedim.
Çünkü insanlar o zamana kadar sessiz kalıyorlar, iki arkadaşın gerçek dost olmadıklarına inanıyorlar ama herkes olaya taraflı bakıyor. Kimileri tamamiyle Soīn'ı melek bir kurban durumuna düşürerek Cūyo'yu kişisel nefretleriyle mahvetmeye çalışıyorlar. Kimileri ise Cūyo'ya kendilerini öyle kaptırmışlar ki dediği her şeye inanıyor ve Soīn'ı yüzsüzleştiriyorlar.
İşte, kitapla ilgili en vurucu şey buydu. Her şey medyadan ibaretti. İnsanlar ellerinde kanıtlar olmadan, kendi, öznel duygularına yenilerek birilerini acımasızca yargılıyorlardı, çekinmeden. İnsanlar birbirlerinin gözlerini hızlıca boyayabiliyorlar ve bunun üzerinde medyanın da etkisinin ne kadar büyük olduğunu görüyoruz bu kitapla beraber.
Kitapla ilgili en keskin şeylerden biri de etik çıkmazdı. Kendimi Cūyo'yu tamamen seviyor hâlde buldum ve etik olarak bir savaş verdim içimde kitap boyunca. Ve ben de kendi ön yargılarımın kurbanı olarak Soīn'a, ölmüş bir kıza asla ısınamadım. Aynı zamanda Cūyo'dan ve yaptıklarından nefret