Manş Adaları’ndaki Kız – Jenny Lecoat
İkinci Dünya Savaşı’nı konu alan romanları her zaman ilgi çekici bulmuşumdur ama Manş Adaları’ndaki Kız yalnızca savaşın yıkıcılığını değil, savaşın ortasında kalan insanların hayatta kalma mücadelesini ve imkânsız görünen bir aşkı da anlatmasıyla beni etkiledi.
Kitap, Alman işgali altındaki Manş Adaları’nda yaşayan Hedy’nin hikâyesini anlatıyor. Savaşın gölgesinde geçen bu hikâyede Hedy bir yandan ailesini ve sevdiklerini korumaya çalışırken bir yandan da Alman subaylarından biriyle beklenmedik bir yakınlık kuruyor. Ancak işgal altındaki bir yerde yaşanan her ilişkinin ağır sonuçları var. Bu yüzden kitap boyunca karakterlerin verdiği kararları, yaşadıkları ikilemleri ve üzerlerindeki baskıyı hissetmek mümkün.
En sevdiğim yönlerinden biri, savaşın yalnızca cephede yaşanmadığını göstermesiydi. Açlık, korku, yalnızlık, dışlanma ve insanların birbirlerine karşı değişen tavırları çok gerçekçi bir şekilde aktarılmıştı. Özellikle savaş sonrasında yaşananlar beni oldukça düşündürdü. Çünkü bazen savaş bitse bile insanların yargıları ve yaraları kolay kolay bitmiyor.
Jenny Lecoat’ın akıcı anlatımı sayesinde kitap kendini rahatça okuttu. Tarihi olaylarla kurgu başarılı bir şekilde harmanlanmıştı. Karakterlerin duygularına yaklaşabildiğim, zaman zaman öfkelendiğim, zaman zaman üzüldüğüm bir okuma oldu.
Savaş temalı romanları, güçlü kadın karakterleri ve gerçek olaylardan ilham alan hikâyeleri sevenlere gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Benim için hem duygusal hem de düşündürücü bir kitaptı. Özellikle savaşın insanların hayatlarında açtığı görünmez yaraları anlatma biçimini çok başarılı buldum.
Annesi Fatma Hanım, haremde yetişen şehzadelerin bu sadakatsiz tutumunu, şehzadeler yüzyıllardan beri "kadını sevmeyi değil, tüketmeyi öğrendiler"şeklinde gayet veciz bir biçimde dile getirir.
Kendine söz verdi, bundan böyle nasıl hissediyorsa öyle davranacaktı.
Üzüntüsünü, sevincini, öfkesini saklamayacak, üstünü kapatmaya kalkışmayacaktı. Kaçmayacaktı hakikatten, düşündüklerini söylemekten çekinmeyecekti.
Bahar bayramlarını hasretle beklediği günler düştü aklına, çok değil, birkaç sene önce bambaşka hislerle uyanıyordu 1 Mayıs sabahları. Aynı yerde aynı insanlarlaydı şimdi, aynı ağaçlarla sarılıydı etrafi ama ne müzik heyecanlandırıyordu onu ne de çiçekler.
"En büyük mutluluk," dedi bir keresinde "insanın yavrusunu ilk gördüğünde hissettiğidir". bu kanıya nereden vardığını sordu ve ekledi: "Bana kalırsa en büyük mutluluk, pişmanlık duymadan yaşayabilme hürriyetidir."