“2000'de savaşlar 310 bin, cinayetler de 520 bin kişinin ölümüne sebep oldu. Her bir ölüm, bir dünyanın yok olmasına, bir ailenin mahvolmasına ve arkadaşlarla akrabaların ömür boyu yaralanmasına sebep olur. Öte yandan makro bir perspektiften, bu 830 bin kurban, 2000 yılında dünyada ölen 56 milyon insanın sadece yüzde 1,5'ini oluşturur. Aynı yıl 1 milyon 260 bin insan trafik kazalarında (toplam ölüm oranının yüzde 2,25'i) ve 815 bin insan da intihar ederek öldü (yüzde 1,45).
2002'nin rakamları daha da şaşırtıcı. 57 milyon ölümün sadece 172 bini savaşlar yüzünden ve 569 bini de cinayet sonucu gerçekleşmiş (toplamda insan şiddeti kaynaklı 741 bin ölüm). Buna karşılık 873 bin insan intihar etmiş. Görülüyor ki, 11 Eylül saldırılarını izleyen yılda, tüm terörizm ve savaş tartışmalarına rağmen, ortalama bir insanın kendisini öldürme ihtimali bir terörist, asker veya uyuşturucu satıcısı tarafından öldürülme ihtimalinden daha yüksek.”
“Bugün dünya üzerinde neredeyse 7 milyar Sapiens yaşıyor. Tüm bu insanları büyük bir kantara çıkarırsanız ağırlıkları 300 milyon ton eder. Tüm evcilleştirilmiş çiftlik hayvanlarının (inekler, domuzlar, koyunlar ve tavukları) ağırlıklarıysa 700 milyon ton edecektir. Buna karşılık yaşayan tüm büyük vahşi hayvanların (kirpilerden penguenlere, fillerden balinalara kadar) ağırlığıysa 100 milyon tondan azdır. Çocuk kitaplarımız, posterlerimiz, televizyon ekranlarımız hâlâ kurtlar, şempanzeler ve zürafalarla doludur, ama gerçek dünyada bunlardan çok az kalmış durumdadır. Şu anda dünyada yaklaşık 80 bin zürafaya karşılık 1,5 milyar inek var; aynı şekilde 200 bin kurda karşılık 400 milyon evcil köpek; 250 bin şempanzeye karşılıksa milyarlarca insan var. İnsanlık gerçekten dünyayı ele geçirmiş durumdadır.”
2015’te en sevdiğim kitaptı ve bu kitabı üst üste iki kez okumuştum. Ayrıca bu kitap beni Kristin ile tanıştırdı. Özel ve muhteşem bir kitaptı benim için.
Kristin annem benim! Neyse, sapıtmayayım şimdi. Kristin’den girer çağın yeni yazarlarından çıkarım, konu Ateşböceği Yolu hariç her şeye girer!
Kitap, bana (gerçek) dostluğun ne olduğunu, bunun önemini gerçekten öğretmişti. Çok farklı dünyadan insanlar, kendi imparatorluklarını pek kolay kurabiliyorlar, demiştim, o zamanlar bu görüşe pek katılmazdım. Ama şimdi biliyorum ki aynı dünyanın insanları zor dost olur. Evet, ilgi alanları benzer ve düşünceleri birbirlerine uyuyor. Ama ben daha çok, benden farklı düşünen insanlarla sohbet etmeyi severim.
Kate ve Tully, işte böyleydi. Her şeye rağmen birbirlerini kolladılar, birbirlerine tutundular. Bu insanı biraz imrendiriyor, diyebilirim. Kitap bittiğinde adeta şöyle olacaksınız: “Of, Kristin, gerçek olamayacak bu dostluktan istiyorum ve hiçbir yerde bulamayıp delireceğim!”
Kitabın en güzel yanı da şu: genel olarak böyle dramatik romanlarda, her şey çok yapmacıktır ve nasıl desem, basittir. Sonunu tahmin etmek kolaydır, karakterler hep aynı türden olduğundan ne yapacağını bilirsin. (Şimdiki drama romanlarından bahsediyorum tabi! Yazık, yazık...)
Ama Kristin’de bu olmuyor. Ne karakterler yapmacık, ne Kristin’in kalemi. Her şey yerli yerinde ve yolundan sapmadan harika ilerliyor. Kurgu saçmalaşmıyor, kendine doğru çekiyor insanı.
Bu kitabı biri benden aldı ve geri vermedi. şu an bu aklıma geldi ve çok sinirlendim. Burada bitiriyorum.
Zheng He'nin seferleri, Avrupa'nın diğer bölgelere kıyasla teknolojik bir üstünlüğü olmadığını kanıtlıyor. Avrupalıları sıradışı yapan şey keşfetmek ve fethetmek konusunda benzeri görülmemiş doyumsuz hırslarıydı. Aynı beceriye sahip olsalar da, Romalılar hiçbir zaman Hindistan'ı veya İskandinavya'yı, Persler Madagaskar'ı veya İspanya'yı, Çinliler de Endonezya'yı veya Afrika'yı fethetmeye yeltenmemişlerdi. Çoğu Çinli yönetici burunlarının dibindeki Japonya'yı bile kendi haline bırakmıştı, bu da son derece normaldi. Tuhaflık erken modern çağdaki Avrupalıların yabancı kültürlerle dolu uzak topraklara yelken açıp karaya ayak bastıklarında, "Bu topraklara kralım adına el koyuyorum!" demek gibi bir hastalığa tutulmuş olmalarındaydı.