Hafızalardan uzun süre silinmeyecek bir hikayenin ortasında kalmak bunun adı.
Trabzon, İstanbul, Tebriz, Batum, Tiflis ve Taht-ı Suleyman'dan geçip doğduğu yere dönen bir ırmak ve o ırmakta sürüklenen bir sal düşünün. Öyle sulardan geçiyor ki, kah savaşın ortasında iki ateş hattı arasında kalmış hayata tutunmaya çalışıyor üzerindekiler, kah salın etrafına saçılmış masumları kurtarmak için ellerini uzatıyorlar ölümü göze alıp. Kimi zaman yanından akmakta olan başka bir hırçın ırmak eşlik ediyor yolculuğa, kimi zaman muazzam bir denize kavuşuyorlar kendi içlerinde. Yola devam ederken eksiliyorlar; çaresizlik ve mücadele, özlem ve kavuşma, ihanet ve vefa iç içe bu yolculukta.
Ama en çok da AŞK. Öyle bir aşk ki bu, kiminin sevdiği başkasına yar oluyor, kimi diyarından oluyor, kimi ölüyor vatan aşkıyla kendi ırmağını kurutarak ve kimi kaderindeki yüreği buluyor kendi yüreğinden gelen seslerle.
Bahçedeki nar ağacı da çok şey anlatıyor kadere dair. "Bu toprakları şu dikenli teller mi ayırıyor? Oysa şu ağacın kökü bu tarafta, dalları öbür tarafa sarkmış, ağacın umurunda değil." Kimse bilmiyor kimsenin içindeki denizden kaç dalga geçtiğini. Öylesi yoğun duygularla kaderlerini çizen insanlar geçiyor satırlardan. Suyu tanımak için ateşte yanması gerekiyor kiminin.
Bir "kırık kafiye" masalı, keyifli okumalar...