Ölümlerin çirkinliğini, etrafa saçılan beyinleri, daha sonra saçlarımdan ve cildimden yıkayarak akıtacağım uçuşan kemik parçalarını artık fark bile etmiyordum. Tek gördüğüm Akhilleus'un güzelliği, şarkı söyleyen kolları ve bacakları, ayaklarının atik adımlarıydı.
Sonun nasıl geleceğini düşünmekten kendimi alamıyordum. Mızrakla mı, kılıç darbesiyle mi, yoksa bir savaş arabası tarafından yere serilerek mi? Akhilleus'un yüreğinin hızla akan, bitmek tükenmek bilmeyen kanı.
Aşkın ve kederin asla sona ermeyen acıları. Belki başka bir hayatta bunu reddeder, saçlarımı yolarak ağlar, onu seçimiyle tek başına yüzleşmek sorunda bırakırdım. Bu hayatta değil. Akhilleus Troya'ya yelken açacak, ben de onun peşinden gidecektim. Ölüme bile.
Dudaklarının gül pembesi parlaklığı, gözlerinin hararetli yeşili. Yüzünde hiçbir çizgi, kırışmış veya kırlaşmış hiçbir şey yoktu, her şey taptazeydi. Altın renkleri ve parlaklığıyla baharın ta kendisiydi o. Haset dolu ölüm onun kanını içecek ve yeniden genç olacaktı.