Aramızdaki bu dikenli tellere rağmen, içgüdüsel duygular öylesine kök salmış, kendisinden bir türlü umudu kesemediğimiz bir annenin esinlediği o dini dehşet duygusu öyle dallanıp budaklanmıştır ki, o yüce yanılgımız, yani sevgimiz, yaş ilerleyip de annenin yargılandığı gün gelene dek sürüp gider; o gün geldiğinde çocukların misillemeleri başlar, geçmişin hayal kırıklıklarından kaynaklanan, bu hayal kırıklıklarının beraberinde getirdiği balçıksı tortuyla artan kayıtsızlıkları mezara dek sürer.
Karanlıkta iki gölge, umutsuz, ağır alacakaranlıkta birbirine uzanıyor. Elleri birleşiyor ve ışık, yüz altın kupadan dökülen bir güneşmişçesine sel olup yayılıyor.
İncirler bulanıklaşarak ellerinde dönerken sırıtan Akhilleus. Benimkilere bakara gülen yeşil gözleri. Yakala, diyor. Nehrin üstüne uzanan daldan sarkan, gökyüzüyle çerçevelenmiş Akhilleus. Uykulu nefesinin kulağımın üstündeki yoğun sıcaklığı. Gitmek zorundaysan, ben de seninle geleceğim. Kollarının altın limanında korkularımın unutuluşu.
Ona duyduğum hasret açlık gibi, içimi boşaltıyor. Akhilleus'un ruhu bir yerde beni bekliyor ama erişebileceğim bir yer değil orası. Bizi gömün ve mezar taşlarına adımızı kazıyın. Bırakın özgür olalım.