Kai Harper

Müzeyyen gitti. Odanın eşiğinde, badanalı ayna, aynadaki diğer Müzeyyen ihtimali ve oda ile kaldım. “Git oğlum,” dedim kendi kendime, “çık git, uza.”
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
İç itiraf sistemleri, “Abi farkında mısın, iç hattan Müzeyyen ile konuşuyorsun,” dediler. Doğruydu. Evden çıkıp Tophane’ye saptığımdan beri, Müzeyyenle konuşuyor ve kırmızı plakalı adamların geçişinden başlayıp, üçlü ruh zirvesine kadar durumu, ona aynen anlatıyordum ki, tam da bu anda, zirve fikrinin inandırıcılığını ve cazibesini yitirmekte olduğunu sezdim. Nedeni üzerinde durmadım. Gözümün önüne Müzeyyenin gülümseyişi gelmişti. O’na “Apo ile Doğan tek kale maç yapsınlar, altıda devre on ikide biter, işi kansız bağlarız, trilyonlar ile memleket evlatları da bize kalır,” dediğimde gülümsemiş, fakat o gülümserken, kendimi kısa pantolonlu ve paça arasından bülbülüm görünüyormuş gibi hissetmiştim. Ya da bana öyle gelmişti. Bir şeyin gerçekte öyle mi olduğu yoksa bana mı öyle geldiği konusu her zaman kafamı karıştırırdı. Gerçi sezilerim, bir süre sonra hayat tarafından doğrulanırdı. Ama her defasında ben, aradan geçen süre boyunca, “Doktor, acaba paranoyak mıyım?” başlıklı metinleri yazıp yazıp bozuyordum. Pek keyifli olmuyordu. Özellikle Müzeyyen’in gözlerinden başka biri bakmaya başladıktan sonra, doktorla iç muhabbetim artmıştı. Bir şeyleri hissediyor, ama reddediyordum. “Bana öyle geliyor”du.
“Ulan,” dedim, “bu milletin tarih kitabına ihtiyacı yok. Şarkıları peş peşe diz, koy kasete, ver radyodan...” Kışlanın önünde redif sesi ile başla, Çanakkale içinde vurul, az zamanda, çok işler başar, açık alınla on yılda çık, araya bir fokstrot, bir yurttan sesler korosu koy, Şişli’de bir apartmana takıl, yârin İstanbul’u mesken tutsun, görsün güzelleri seni unutsun, gurbet halde bir hal gelsin başına, “Yaşa! Var ol!” muhabbetiyle Harbiye önlerinden geç, deniz ve mehtap sorsunlar seni, mani olsun halini takrire hicabın, Kalamış’ta huzur ara, havanı al, ak güvercinler uçur, Gemerek’ten dön gel, sararsın rengi ruhsarın, kolbaşının kıratını şahlandır, geç arı, kovan, petek muhabbetine sarı çiğdeme sor, bir de Nataşa patlat... Meraklısı varsa, aralara Elvis, Bitıls atsın, mevzuyu renklendirsin isterse.
Sayfa 9
Pratik və Teorik kitabların məzmunu arasındakı fərq
Bir kitap, 'yapılmalı', 'zorunlu', 'iyi' ve 'kötü', 'amaçlar' ve 'araçlar' gibi kelimeleri kullanım sıklığına bakıldığında çok geçmeden kendisini ele verecektir. Pratik bir kitabın karakteristik cümlesi bir şeyin yapılması gerektiğini içerir; veya bir şeyi yapmanın en doğru yolunun ne olduğunu; nihai amaç ya da başvurulan araç olarak bir şeyin ötekinden daha iyi olduğunu. Bunun tersine olarak kuramsal bir kitap, 'meli/malı', 'zorunlu' gibi kelimeler yerine 'dır, <lir, dur, dür' demeyi sürdürecektir. Bunlar bir şeyin doğruluğunu göstermeye çalışır, bunlar da verilerdir; yoksa şunlar şundan daha iyidir değilse daha kötüdür ya da bu şekilde yapmak daha doğrudur demez.
Sayfa 90·Kitabı okuyor
Gibbon, Roma İmparatorluğu hakkında uzun, meşhur olacak kadar uzun bir kitap yazmıştı. Kitabının başlığını da, Roma İmparatorluğu'nun Gerileyişi ve Çöküşü (The Decline and Fail of the Roman Empire) koymuştu. Kitabı eline almış olan neredeyse herkes başlığı hatırlıyordu; ve hatta çoğu kişi, kitabı hiç eline almamasına rağmen biliyordu. Gerçekten de 'gerileyiş ve çöküş', herkesçe bilinen bir ifade halini almıştı. Ancak buna rağmen aynı iyi okur dediğimiz yirmibeş kişiye neden ilk bölümün başlığının 'İmparatorluk'un Antonyo Dönemindeki Sınırları ve Askeri Gücü' olduğunu sorduğumuzda bir fikirleri yoktu. Düşünmedikleri şey eğer ki kitabın tamamına Gerileyiş ve Çöküş gibi bir başlık konuyorsa anlatımın Roma İmparatorluğu'nun zirvede olduğu bir noktadan başlayıp çöküşe doğru gideceğinin çıkartılabileceğiydi. Zihinlerinde, bilinçsiz bir şekilde 'gerileyiş ve çöküş'ü 'yükseliş ve çöküşe' dönüştürmüşlerdi. Bunun üzerine kafaları karışmıştı çünkü Antonyo Dönemi'nden bir buçuk yüzyıl önce son bulmuş olan Roma Cumhuriyeti'yle ilgili bir tartışma söz konusu değildi. Oysa eğer başlığı dikkatlice okumuş olsalardı daha önce bilmeseler bile Antonyo Dönemi'nin İmparatorluk'un tepe dönemi olduğunu çıkartabileceklerdi. Başka bir ifadeyle, başlığı okumaları kitabı okumaya başlamadan önce kendilerine o kitapla ilgili gerekli bir bilgiyi vermiş olacaktı; fakat çoğu insanın ilk kez karşılaştığı bir kitapla ilgili davrandığı gibi bunu yapmamışlardı.
Sayfa 83·Kitabı okuyor