Mösyö Charmette'i trenlerden, garlardan ve hareket saatlerinden söz ederken görmeliydiniz. Sanki hâlâ doğru anda doğru trene atlayarak, üstüne bir de aktarma yaparak paçayı sıyırmayı umuyor gibiydi. Oysa çoktan istasyona varmış olduğunu ve inmekten başka yapacak bir şey kalmadığını gayet iyi biliyordu.
İsimsiz anlatıcımız, boşandığı eşinden evlatları da olan bir kadın. Kendisinden yaşça küçük, evli bir adamla cinsellik temelinde kurulan bir ilişki içerisinde sıkışıp kalmış bir hayatı sergiliyor. Hayatının her anını ne zaman geleceği belirsiz olan bu adamın tutkusu ile yaşıyor. Onun varlığı ve yokluğunun, duygularında yarattığı insa ve tahribat döngüsü içerisinde eziliyor. Adamdan bir haber gelene kadar psişesindeki dağınıklığı toparlayamadığı için ev işleri sekteye uğruyor, bu beklenen adamın geldiği vakit ise aslında duyguları tatmin olmuyor. Çünkü gidecek, belki de hiç gelmeyecek...
"Hazzı gelecekteki bir acı gibi yaşıyorum." "Tutkumu açıklamak degil, sadece sergilemek istiyorum."
Okunması kısa süren ancak etkisi büyüleyici bir eser. Kitapta aslında Ernaux, hayatının bir döneminde bir adama göre şekil alan ilişkisini anlatıyor. Kendisinin yalın tutku olarak nitelendirdiği şey, şahsen yaşanmaması gereken bir saplantı hali, günlük işlerini yapmasının kendi düzenini oluşturmasının, hayallerini kurmasının ve aslında yaşıyor olmasının önünde bir engel. Peki Annie Ernaux bunca eser bırakmış bir yazar olarak, kitapta bize yansıtıldığı kadar, sosyal hayattan soyutlanmış, günlerini verimli geçiremeyen ve üretkenliğini kaybetmiş olabilir mi?