günlerdir, etime işlenmiş bir acı ile dolaşıyorum, başım göğe kalkmıyor, bulutlara bakmaya yüzüm yok. günlerdir, gördüğümü algılamıyorum, duyduğumu anlamıyorum, konuştuğumu fark etmiyorum. günlerdir, ben, kendimde olamayışımı yaşıyorum. kelimelerle, hareketlerle, sözlerle, seslerle.
günlerdir, elim her cüzdanıma gidişinde, içimdeki, etimdeki acı depreşiyor.
günlerdir, annem her önüme çay koyuşunda, ‘can neden çayından içmiyorsun’ deyişinde, sustuğumu fark etmeden, kendimi kurcalaya kurcalaya bozuyorum.
günlerdir, attığım her adımda, yürüdüğüm her yolda, yanımda senin olmadığını fark edip, senin artık hayatımda olmadığını fark edip, senin artık beni görmek istemediğini düşünüp, kendimi çaresiz bırakıyorum.
ve ben günlerdir, neşeli olmaya çalışıp, alkol komalarına girmemek için, kendime yeminler ediyorum, içmeyeceğim diye.
bir öykü var içimde, senelerdir yarım kalan.
bir kadın var içimde, senelerdir yarım kalan öykünün sahibi olan ve senelerdir içimde büyüttüğüm. kendimden bile gizledim, kendime bile anlatmadım, ben onu, kimselere anlatmadım. anlatamazdım, çünkü buna yüzüm yoktu. çünkü onu yüzüstü bırakıp gitmiş, gittiğim yollardan da geri dönecek yolu, sözü, çareyi, dermanı, zamanı bulamamıştım. belki de bulmuştum, kendimi kandırmayayım, geçer demiştim, unuturum demiştim, önüne bak can! düşeceksin demiştim.
düştüm.
üstelik 5 farklı düşmek öyküsü yazıp, birinde bile kendimi anlatmaya cesaret edemeyecek kadar canım yanarak düştüm.
düştüm.
düşüşlerimi kimseye anlat(a)madım. herkes beni mutlu sanarken, ben kendimi sessizlikle, suskunlukla kandırdım. benim suskunluğumu, az konuşmama verdiler. benim suskunluğumu, konuşulacak kelimem olmadığına verdiler. bilmiyorlardı, anlatsam anlamazlardı suskunluğumu. zaten anlatacak ne yüzüm vardı, ne de keyfim. keyifli insanlar