insanlar birini tanımaktan çok, birinin ancak ihtiyaçlarını nasıl karşıladığını görebilir. her şey yolunda ise ihtiyaçlar da o normallikle karşılanır, kriz anında ise ihtiyaçların hiyerarşisi değişir. bu da bize o kişi hakkında bir fikir verir.
yoksa, kendisini bile tanımayan birinin başka birini tanıması mümkün değildir.
insan, “sakladığı şeyin değil, sandığı şeyin” bilinmesini ister. yoksa kusurlarını seveceğimizi bilse zaten kendi de gösterirdi, o zaman sevmeyeceğimiz yönlerini bilmeye çalışmak bizde ancak hayal kırıklığına sebep olur. kaldı ki biz de her şeyimizi herkese anlatmayız. zaten zorlayınca hepimizin içindeki hayvan dışarı çıkar, sadece bazılarımız biraz daha evcil, bazılarımız biraz daha bencil.
bunu şuna benzetebilirsiniz; 10 sene boyunca bir leoparın hayatını izleyin, öğreneceğiniz maksimum şey onun nasıl avlandığı, nerede uyuduğu, düşmanlarına nasıl davrandığı... yani ihtiyaçlarını nasıl karşıladığını öğrenirsiniz. asla leoparın iç dünyasına inemezsiniz. iç dünyamız bizim bile bilmediğimiz kadar derindir. bazı standart davranışlar dışında, milyon tane olasılık karşısında birinin ne yapacağını bilmemiz de mümkün değildir. o kişi de bunu bilmez... o yüzden asgari düzeyde ihtiyaçların kazan/kazan paradigmasına uygun olmasını sağladığımız sürece bir çok insanla iletişimde kalmaya devam ederiz. ısrarla birini tanımaya çalışmak, ileride size olası zarar verme potansiyelini görme isteğidir. paranoyaya ve önyargılara da sebep olur.
buraya kadar yazdığım `ıd` ile gerçekleşen temel davranışlar, buna biraz da `ego` ve `süperego` eklerseniz, bazı şeylerde ufak değişiklikler olur ama genel mantık çok değişmez.
her ne kadar birini tanımaya çalışsak da, genelde birini tanımaktan çok birinin bizi tanıyıp, sevmesini ve onaylamasını bekleriz. bu da yine ihtiyaca