Sınıflı toplumların ve sömürü düzenlerinin (ister antik kölelik, ister orta çağ feodalizmi, ister modern kapitalizm olsun) insanlığa vurduğu en büyük darbe sadece emeğin çalınması değildir; çok daha derindeki bir hasardır: Arzunun ve hayal gücünün sömürgeleştirilmesi.
"Ezilenlerin hayali, ezen kişi olmaktır."
Sistem, bireye özgürlüğün ancak "başkası üzerinde tahakküm kurarak" elde edilebileceği fikrini aşılar. Köle, sistemin adaletsizliğini sorgulamak yerine, kırbacı elinde tutan efendinin imtiyazlarına hayranlık besleyecek şekilde yetiştirilir. Dolayısıyla zincirlerinden kurtulma vakti geldiğinde, zincirleri tamamen eritmek yerine, o zincirlerin ucuna başkasını bağlamayı bir "başarı" ve "kurtuluş" zanneder.
Felsefe tarihinde bu durum, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in "Efendi-Köle Diyalektiği" ile açıklanır.
Hegel'e göre insan bilinci, kendini var etmek için bir başkasının onu "tanımasına" ihtiyaç duyar. Tarihsel süreçte bu tanınma mücadelesi bir ölüm kalım savaşına döner. Ölmekten korkan taraf boyun eğer ve Köle olur. Ölümü göze alan taraf ise Efendi konumuna yükselir. Ancak buradaki ironi şudur: Efendi, kendi varlığını ve gücünü kölenin varlığına borçludur. Köle olmadan efendi olamaz. Dolayısıyla 7000 yıldır bu bilinçle yıkanan insanlık, "bağımsız bir özne" olmayı değil, ancak bir başkasının efendisi olduğunda "saygınlık" kazanacağını düşünen sakatlanmış bir psikolojiye sıkışıp kalmıştır.
Bugün kapitalizmin zirve noktasında bu köle sahibi olma arzusu ortadan kalkmadı, sadece estetik bir operasyon geçirdi. Eski dünyada köle sahibi olmak fiziksel prangalar gerektiriyordu; bugün ise "kendi işinin patronu olmak", "finansal özgürlük kazanmak" veya "pasif gelir elde etmek" gibi süslü kavramlarla pazarlanıyor. "Sen uyurken başkaları senin için çalışsın ve sana para