Bu kitabı ikinci okuyuşum ama hala anlatmaya nereden başlayacağım hakkında en ufak fikrim yok. Ne desem, ne anlatsam bu kitabın bana hissettirdiklerini açıklamaya yetmeyeceğini düşünüyorum fakat sanırım kitabı tamamen anlamanız için önce Sylvia'nın hayatını anlatmalıyım. 27 Ekim 1932 Boston doğumlu olan Sylvia; Alman bir baba ile Avusturya asıllı Amerikan bir annenin iki çocuğundan ilki. Baba Otto Plath henüz Sylvia 8 yaşındayken hastalanır ve bir doktora danışmak yerine kanser hastası yakın bir arkadaşının semptomları ile kendi semptomlarını kıyaslayarak kendi kendine teşhis koyar. Hastalığının kanser olduğunu düşünür ve bundan son derece emin olarak kendini depresyona sürükler. İki yılın(?) ardından kanser sandığı hastalığın aslında diyabet olduğunu öğrenir fakat hastalık çoktan ilerleyerek kangrene dönüşmüştür ve aynı yıl içinde bu sebepten dolayı ölür.
Sylvia'nın bir profesör olan babası katı ve otoriter biriydi, Sylvia çocukluğunda babasının gözüne girebilmek ve bir profesörün kızı imajının hakkını vermek için çok çalışırdı fakat babasıyla ilişkisi genel olarak sevgisizlik ve anlaşılmazlık olarak tanımlanabilirdi. Hatta babasıyla olan karmaşık ilişkilerini şiirlerinde de görebilirsiniz. Annesiyle olan ilişkisi de pek iyi sayılmazdı. Annesi hasta kardeşi Warren'a her zaman daha fazla ilgi gösterirdi. Sylvia'nın ailesiyle olan ilişkisini kısaca sevgisiz bir baba ve ilgisiz bir anne olarak yorumlar çoğu kişi.
Çocukluğunda babasının gözüne girme isteğiyle başlayan mükemmel olma arzusu ne yazık ki babası ölmesine rağmen bitmedi. Onun bu bitmek tükenmek bilmez başarı açlığı bir yerden sonra onu tüketmeye başladı. İyiden iyiye bunalıma giriyordu. Bu bunalımda o dönem başvurduğu bir edebiyat okulundan red yemesinin de payı büyüktü tabi. Yazma yeteneğini kaybettiğini