Bir şeylerden kaçar gibisin.
Soluk soluğa ama hiçbir şey anlatmayacağına yemin etmiş gibi sakinsin.
Gitmek istediğin belli bir yer yok ama kalmak istemediğinden artık eminsin.
Sadece biraz olsun herkesin ve her şeyin susmasını istemişsin.
Kendini duyabilmek için.
Belki de olanı kabullenmek ve akışına bıraktığın acılarının seni yoğurmasını beklemek en iyisi. Sonra belki tüm hayallerine küsecek gücü bulursun. Hayal dediğin şeyin en güzel yalanı kendine söylemek için bahaneler üretmekten başka bir şey olmadığını anlayalı çok olmadı mı zaten? İşte gelecek düşlerine eremeyenlerin kırgınlığından kimse yaşamına ara vermeyecek. Olanlar olduğunda hayat rahatı olanlara bir huzursuzluk bırakmayacak. İnsanın canını yakan şey bu olmuyor mu sayın Santiago Nasar? Dünya tüm keyifsizlerin gözyaşlarıyla yıkanırken kimlerin rahatı bozulmuyorsa alacaklı bir güne erteleniyor olmalı her şey. Keşke hiç yaşamasaydım diyecek kadar yaşanmışlığı olanların pişmanlığı ise doğan günün güneşini kimseden esirgemesin diye temenni edecek kadar güneş doğmaktadır ruhlarına. Şimdi ölmek, yaşamak için birikmiş acıların umudu olmaktan başka bir şey değildir.
Adını kimsenin bilmediği gizli bir mevsimdeyim ve yaprak gibi dökülüyor hüznüm. Okuduklarımdan anlıyorum ki yaşadığın dünyada, tıpkı bugün olduğu gibi, bir insanın değeri biçilirken taşıdığı vicdanın genişliği, ölçüt olarak alınmamış.
zaman
ah’lı geçmiş zamandı
tanımadı kimse benden arta kalanı
ağzı sıkıdır nefretin
vaktini beklerken o büyük düellonun
ben bu kadar az değildim, sadece her şeyi doğru anladım
Elimde,cennete yollamak istediğim tek kelime “çocukluğum” kalmıştı.
Sonra birden ve hızlıca, başedilemeyen sağanak bir yağmur seli gibi büyüdüm.
Kırılgan..Bir inşirah beklentisi.
Küçük dünyamın büyük kavgaları vardı.
Boğazda gemiler yağmalanır, Çamlıca’da kuşlarıma yıldırımlar çarpardı!
Ama yine de severdim.
İçimdeki kıyameti susturmak için annemin duasına giderdim.
Bu özgürce gidişleri, içe dönüşleri ne uğruna terk ettim?
Her gidişimde “Yine geliriz, hep geliriz. İnsan sevdiğinden bir yere gidemez ki” diyerek ve ruhumu bırakarak döndüm.
Her hikâyem, “Kötüler kazanmasın, iyiler üzülmesin” diye başlardı.
Dokunulup kanatılan her yaramızın, fotoğraflarda yalnızlaşmış gülümsemelerimizin, alıp başımızı gitmelerimizin, şehirlerden kendimize bir yol bulup kalbimizin çıkmaz sokaklarında kayboluşumuzun hikâyesi vardı.
Tutunacak bir yer bulamayanların bir cümlede yan yana yürümesinin hikâyesi vardı.
Kendimi kandıran hayatlar kurdum kendime.
Ağlayarak acılar azalttım.
Tekrar unutmak için her şeyi hatırladım.
Şimdi, dünyada sevdiğim ne varsa hepsinden uzağım.
Sevdiğim her şeyden uzaklaşacak kadar neyi sevmiş olabilirim ki?