Şimdi yağmur yağacak ve doğadaki her şey kolayca yenilenecek, kolayca nefes alacak. Fırtına sadece beni yenilemeyecek. Gece gündüz demeden, hayatımın sonsuza dek geri dönülemez bir şekilde yok olduğu düşüncesi beni nefessiz bırakıyor. Geçmiş yok, şimdiki zaman ise korkunç bir şekilde kendi saçmalıklarında boğuluyor. İşte, alın size hayatım ve aşkım! Onları nereye koyayım, onlarla ne yapayım?
Anton Çehov’un Altıncı Koğuş’u bana göre insanın akıl, vicdan ve felsefe arasında sıkışmış hâlini anlatan bir metin. Dr. Ragin, yaşamı felsefi bir sükûnetle karşılayan, hiçbir şeye öfkelenmemeyi erdem sayan bir karakter. Yüzeyde Stoacı bir bilgelik gibi görünse de, ben bu tutumun Stoacılıkla ilgisi olmadığını düşünüyorum. Gerçek Stoacılık acıdan kaçmak değil, acıya karşı tutumunu yönetmekle ilgilidir; Ragin ise bunu kayıtsızlığa indirgemiştir. Ragin’in karşısında duran Gromov, deliliğiyle bile daha insancıldır. Onun öfkesi, vicdanın sesidir. Toplum Gromov’u deli, Ragin’i akıllı görür; fakat sonunda Ragin’in de aynı koğuşa kapatılması, “akıl” kavramının ne kadar çürük bir temele dayandığını gösterir.
Ben bu eseri iki felsefi duruşun çatışması olarak görüyorum: Ragin’in sözde Stoacı kayıtsızlığı ve Gromov’un tutkulu insanlığı. Çehov burada bilgelik kılığına girmiş eylemsizliği eleştiriyor. Gerçek bilgelik, acıya körleşmek değil, onu fark edip insan kalabilmektir.
Altıncı Koğuş, bana göre Çehov’un en keskin toplumsal eleştirilerinden biri. Sade diliyle, sessiz bir şekilde şunu söylüyor: Sakinlik bir erdem olabilir ama kayıtsızlık her zaman bir suçtur.
... çok fazla mahrem ve çok fazla masum biri olduğu için beni kandırmak istememişti. Aşk görüntüsü altında beni yarım aşk veya çeyrek aşk ile kandırmak istememişti.
Stefan Zweig’in Korku’sunda dışsal olaylardan çok içsel gerilimin nasıl büyüyüp insanı tükettiğini hissettim. Irene’yi asıl yıpratan şantaj değil, kendi vicdanıydı. Korkunun giderek büyüyen bir gölge gibi üzerine çöküşünü okurken ben de o sıkışmışlığı yaşadım.
Zweig’in dili kısa ama etkili; her sayfada insan ruhunun derinliklerine iniyor. Kitap bana şunu düşündürdü: Bazen en ağır cezayı başkaları değil, insanın kendi içi verir.
Keyifli okumalar.
...ne yaptığının mutlaka anlaşılacağının korkusuyla eziyet çekiyordu. Korku cezadan daha fenadır çünkü ceza bellidir, ağır veya hafif; belirsizliğe, sınırlandırılmamışa kıyasla ceza daha az ürkütücüdür.